6 Haziran 2014 Cuma

Masumiyet


Kelimeler uçuşuyor kafamda. Yazıya dökülmek isteyen birşeyler var ve ben bunların ne olduğunu bilmiyorum. Sanki bir sis perdesi inmiş yaşananların bendeki yankıları üzerine. İçerden artık beni gör diye bağırırken bir ses ben yüzümü rüzgara dönüyorum geçmişin ve hatta şimdinin ekosu birbirine karışırken.

Küçük bir kız çocuğu var, yalnız başına göle bakıyor. Kıpırtısız suyun üstüne düşen ağaç dallarının yansımasını izliyor. Öylesine içinde o suyun, ağaçların, dengenin ve uyumun. Çevrelenmiş varoluşun ahengiyle. Kafasını çevirip bana bakıyor, herşeyi bilen gözleri içime işliyor. 

Ne zamandır bilmiyorum ama uzun süredir "seni seviyorum" diyemiyorum. Yazmakta o kadar cömertken, sese bürünmek istediğinde kelimeler çıkamıyor ağzımdan. İngilizce söylüyorum her seferinde; çünkü ana dilimde çıkmayınca o sözcükler içerde birşeyler oynamıyor, panik yükselmiyor, kaçmak daha kolay oluyor, sular sakin kalıyor. Ana dilimde seni seviyorum diyemiyorum. Sadece kızıma söylerken zorlanmıyorum. Neden bu tutsaklık, sevmediğimden değil, bal gibi de seviyorum. Kendimi mahkum edişimin dibine inmek istiyorum. Lise ya da üniversitedeki kalp kırıklıkları değil sebep. Hep karşıma o küçük kız çocuğu çıkıyor, gözlerini gözlerime dikmiş. Masumiyetin resmi. Sonra uzaklaşıyor, ellerimden kayıveriyor. 

İçime bir hüzün çöküyor. Berkin'in kalın kaşları, gülümseyen yüzü, Ali İsmail, Medeni, Abdullah, Ahmet, Ethem, Mehmet, Okmeydanı, Reyhanlı, Roboski, Soma, cumartesi anneleri, Festus Okey ve daha yüzlercesi, binlercesi. Her kayıpla biraz daha dağlanıyorum. Her kayıp haberinde kızıma daha çok sarılmak istiyorum. Her kayıpla biraz daha eksiliyorum. Yaşadığımız her olay, her kayıpta masumiyetimden kaybediyorum.
Yine gölün yanındakı kız çocuğu. Kararlı bir şekilde duruyor, bana bakıyor. Gitmesin istiyorum, o hep orda kalsın. Gitmiyor bu sefer, kalıyor. Kızımın gözlerinin içine bakıyorum; tertemiz, ışıl ışıl. Keyifli bir kahkaha atıyor. Gülüyorum onunla. Ve karar veriyorum, ne olursa olsun masumiyetimizi alamayacaksınız.   

23 Nisan 2014 Çarşamba

Floransa günlerinde aşk


Paskalya bayramı için Floransa'ya gitmeye karar verdik. İsviçre'de hava nasıl olur kestiremiyoruz önceden ama Floransa'da kesin güneşli, ılık bir hava olur diye düşündük. Cıvıl cıvıl sokaklarda dolaşıp, kalabalık trattorialarda şen şakrak yemekler yiyip, Chianti'de güneşle parıldayan yeşile karşı şarabımızı içecektik. Gaia da bu resimde hep gülecek, çimlerde oynayacak, sokaklarda koşturacaktı. Kısacası romantik bir tatildi aklımızdaki. Gaia'nın planları farklıymış meğer, bizim planlara bakıp arka fonda filmlerdeki gibi villain kahkahası atıyormuş "romantizm mi, ahahahahahaaa!!!". 

Seyahatten 2 gün önce ateşlendi, pek halsiz, keyifsizdi. Azı dişlerini çıkarıyor, bir köşesi çıktı dişlerin, diğer taraf hala içerde. Biz de herhalde dişten dedik. Diş bu yaş grubunun günah keçisi, birşey bulamazsan diş diyorsun. Neyse ateş fazla sürmedi. Seyahatin planladığımız gibi geçmeyeceğini yola çıktığımız sabah anlamalıydık. Bizim cimcoş genelde akşamları 7.30-8 arası uyur, sabah da 7-7.30 arası uyanır. Yatma saati arada geçe kaysa da sabah hep aynı saatte uyanır. O gün de öyle olmasını bekledik,  11'de evden çıkıp uçağa gitmemiz gerekiyordu. Son hazırlıklar vs derken koca kişisi ve ben 7.30'da ayaktaydık. 8 oldu, bizimkinden tık yok, 8.30 yok, 9 nope, 10, nada... Bizim uyayamayacağımız tek gün kızımız 14 aylık hayatında ilk defa geç kalkmayı tercih etti. 10.15'te artık biz uyandırmak zorunda kaldık. 

Floransa'ya vardığımızda pek keyifliydi. Güzel bir yemek yedik. Yan masalardan insanları kendine aşık etti, kahkahalar, cilveler. Sokakta köpeğini gezdirenlere sardı, köpekleri sevdi. Gece otele dönene kadar herşey harikaydı.

Gaia'nın yatağı normal bebek yataklarından büyük, kenarları da fileli. O yüzden bizimki kafayı fileye yaslayıp uyumaya alıştı. Diğer bütün bebekler gibi de yatakta uyurken 1 gecede bilmem kaç kere 360 derece dönüyor. Otel yatağı ahşap ve küçüktü. Sürekli kafayı çarpıyordu garibim, içerden küt küt sesler geliyordu. Dönmeye çalışıyor, yatağa sığmıyor derken çok kötü uyudu. Yatağımıza aldık. Bu sefer sabaha kadar bir bana bir kocaya tekme, kafa attı durdu. Ertesi gün çok kötüydük. Uffizi ve Floransa'da perişan halde gezen çekirdek aile bir noktada neden minicik tatilde evde kalmadığını sorgulamaya başladı. Gaia doğduğundan beri çok sık görmediğimiz ve alışkın olmadığımız bir mızmızlıkla gün boyu kah söylendi, kah ağladı. Bir de sağolsun sesi gür, yüksek desibel tepkileri bizi bizden aldı. Otele doğru yürürken gecesi yeni başlamış, şarabını içen çocuksuz çiftlere bakıp iç geçirdik.

Yine çok kötü uyunan bir gecenin sabahında Chianti turu vardı. Hani o hayalini kurduğum güneşli Chianti. Nasıl yağmur, nasıl gri hava, bir de soğuk. Çantamı toplayıp eve gitmeye hazırdım. Gaia da aynı fikirdeydi sanırım çünkü o gün mıymıylıkta kendi rekorunu kırdı. Bizim güneş altında şarap içme planı kalede kapalı alanda şaraba döndü. Gaia çimlerde koştu koşmasına ama dizine kadar çamura bulanarak. Otele döndüğümüzde farkettik ki kızımız su çiçeği olmuş. 

Su çiçeğini patlattı diye mi bilmem o gece çok güzel uyudu, ve sonrasında da. Sabah bildiğimiz eski Gaia'ydı. Bir keyif bir keyif. Academia'da Michelangelo'nun David'ine aşık oldu. Müzede koştu durdu, oyunlar, şakalaşmalar. Biz tabi anne baba bir yandan vücuduna bakıp çıkan su çiçeği patlaklarını sayıyoruz. Kaşır mı acaba diye düşünürken bir baktık ki ensede bir kene. Ya bütün günün İsviçre'de çimende geçsin birşey olmasın, git Floransa'ya 2 günde kene kap. Biz 2 şehir çocuğu ne bilelim keneyle ne yapılır. Neticede keneye dair tek referansım kırım kongo zımbırtısı. Ne korkutmuşlar bizi zamanında yahu. Hemen internete girdik ve yapılacaklara baktık. O kene nasıl çıkarılır, riskler ne vs vs... Seninki büyük bir iştahla bir dilim pizzayı yerken biz 2 şehirli keneyi çıkardık. Gaia bir yandan bağırıyor, bir yandan da pizzayı yemeye devam, elinden bırakmıyor. Kimin kızı işte. 

4 günde dünya badire atlatıp fantastik bir geziye imza attık. Su çiçeği, azı dişleri, kene... Mükemmel kombo. Floransa'nın kalbimde hep çok özel bir yeri olacak artık. Yine de çok eğlendik. Öyle günlük ki herşey. Bugün herşeyden vazgeçmeye hazırken sen birden rüzgar dönüveriyor. Kalamıyorsun o anın içinde ama işte herşey de orda çözülüyor, başka bir yerde değil. İlk 2 günün felakatine kapılıp erken dönseydik o harika son 2 günü geçiremeyecektik. Sabır maalesef bende ve kızımda az bulunan bir özellik. İkimiz şimdi karşılıklı öğretmeye çalışıyoruz birbirimize sabrın erdemlerini. Koca da artık geçmiş hayatında nasıl bir kötülük yapmışsa bu hayatında başına bizim gibi 2 pitta sarmışlar, uğraşıp duruyor. O da onun karması demek. Unutuyoruz sıkça, hatırlıyoruz sonra; o anın içinde sevgiyle kaldığın müddetçe herşey zaten olması gerektiği gibi.

Çok yorgununuz, bu tatil cidden çok yordu bizi. Bu yorgunluğu atmak için önümüzdeki tatile bakmak yerine şu anda dinlenmeye çalışmak gerek. 

12 Şubat 2014 Çarşamba

Yoga doğumgünüm

Bugün benim doğumgünüm, 34 yaşımı doldurdum. Bu 33 yaş hayatımın en dolu, en gümbür gümbür senesiydi herhalde ki daha 35 var kontratı yenileyeceğim. Doğumgünleri enteresan günler; insanı illa bir hesap kitap moduna sokuyor, hayatının bilançosundan gelir tablosuna akışı gibi sanki. Ya da benim eski denetçi tarafım devreye girdi niyeyse sabah sabah.

Düşününce ne kariyer değiştirmişim yahu şu kadarcık senede. Kurumsal hayatta ordan oraya sürüklenip de nefesim kesilince soluğu yogada alışım. Arkasından gelen hamilelik, ülke değiştirme derken şimdi yine bambaşka bir yerde 24 saat annelik yapıyorum. Geriye dönüp baktığımda hep bir devinim var hayatımda. Yaşam, doğa zaten devinim içinde hep ama benimkisi bir başka. Bende hiç oturmak soluklanmak yok. Çok sevgili öğretmenimin de kibarca belirttiği gibi hep bir sonraki adımda gözüm. Evet bu gelişimin bir parçası, gelişmek için aramak lazım hep ama arada da bir oturmak, burda durmak lazım.

Bundan üç sene önce Hindistan'da aşramda 1 ayı beraber geçirdiğimiz çok sevdiğim bir arkadaşım var. O İngiltere'de ben İsviçre'de. O asla aile kurma hayalleri olmayan bir erkek, bense 2 gün önce kızının 1. yaşını kutlamış bir anne. En büyük ortak noktamız ise yoga sevdamız. Instagramdan birbirimizi takip ediyoruz keyifle. Instagramda insanların paylaştıkları fotoğraflar hayatları, önem verdikleri, yaşam tarzları hakkında o kadar çok bilgi veriyor ki bazen. Belki de 3 sene önce instagramda olsak benzer fotoğraflar paylaşacakken şu an alakamız yok. O sürekli gittiği yoga retreatlerinin ve yaptığı ileri seviye asanaların fotoğraflarını paylaşırken ben hep kızımın ve İsviçre'nin çeşitli dağlarının, göllerinin fotoğraflarını paylaşıyorum. Hayat bizi ne kadar da uzak kıyılara atıvermiş. Zaten yanımda ben asana çalışırken fotoğrafını çekebilecek kimse de yok. Yok öyle eskisi gibi sabah kalkar kalkmaz yaptığım 2 saatlik asana pratiğim. Gaia ne zaman uyursa, o da hergün olamıyor. Daha yeni yeni kendimi matın üstüne atabilmeye başladım. Ah ne kadar özlemişim matımı.

Aslında o mat çok şey ifade ediyor benim için. Kendime verdiğim bir söz o, kendimi kendi hayatımda konumlandırdığım yer. Onun için her vakit ayırmayışım kendimden vazgeçişlerim belki de. Matın üstünde yapmaktan kaçındığım ve yapmaya doyamadığım asanalar hep hayattakı dönemeçlerim, çıkmaz sokaklarım. Matın üstü de dışı da aynı. O yüzden tekrar zorlamaya başladım kendimi sevmediğim asanaları yapmak konusunda. Direncime bakıyorum ve anlamaya çalışıyorum kendimi. Bedenim güçleniyor tekrar eskisi gibi. Şu an ders verecek vaktim olmadığı için en zor öğrencime veriyorum bütün vaktimi, kendime. Yeniden keşfediyorum kendimi matın üstünde çünkü biliyorum ki  o keşifler, o yeniden buluşlar götürecek beni geldiğim yere. O matın üstünde geldim buraya ve tekrar o matla gideceğim gideceğim yere. Yeniden ve yeniden doğuyorum aldığım her nefesle. Olay sadece asana ve pranayama değil elbette ama bu yolda sağlam basmamı sağlıyor bunlar. 

Artık yoga matımın yanında her zaman oyuncaklar var ve matın üstündeki ziyaretçilerim artık sadece kedilerim değil. Çalışmanın sonunda pranayamamı yaparken gözüm ilerdeki tahta ata takılıyor. Gülümsüyorum. Hayat eskisinden daha da güzel artık. Iyi ki doğmuşuz. Dünyalar güzeli kızım bir yana kendime verebileceğim en güzel hediyenin paketini açıyorum yavaşça ve tekrar kucaklıyorum yogayı. Bu seneyi yoga doğumgünü ilan ediyorum tam olarak ne demek olduğunu açıklayamasam da.

5 Ocak 2014 Pazar

Avrupalı çocuklar hiç ağlamıyor şekerim, hep türkler ağlıyor

Avrupa'ya seyahat eden ya da Avrupa'da yaşayan çocuksuz türklerin favori cümlesidir bu. Algıda seçicilikten midir bilmem ama nedense bu türkler Avrupa'da hiç ağlayan çocuğa denk gelmezler. Gelirlerse de o çocuk hep türk çıkar dost meclislerinde anlatılan anekdotlarda. Çok önemli ve ilk defa yapılan bir tespit yaparmışçasına derler ki "Avrupa'da çocuklar ağlamıyor, türk çocukları ağlıyor hep". Bu tespitteki vurguyu çok iyi biliyorum. Nerden mi? Gaia'dan önce o koltukta oturup bilmediğim konu hakkında ahkam kesen bendim de ordan biliyorum.

Şimdi size bomba gibi bir haberim var; Avrupalı çocuklar ağlıyor. Avrupa'nın göbeğinde çocuk büyütüyorum ve etrafım Avrupalı çocuklar ve aileleriyle çevrili. Oyun grupları, kreş, göl gezintileri vs derken o ağlamadığı iddia edilen Avrupalı çocukları yakından tanıma fırsatı buldum. Düşünsenize ağlamak ve çocuklarda davranış bozukluğu vs üzerine Avrupalı uzmanlar tarafından yazılmış yüzlerce kitap var. Bu adamlar herhalde bu kitaplari sadece Türkler için yazmadılar. Eğer öyle yaptılarsa çok büyük hata, çünkü biz zaten okumayı pek sevmeyiz. Ayrıca çocuk yetiştimeyi de en iyi biz biliriz! Evet çocuklar ağlıyorlar, hem de ne ağlamak. Kendini yerden yere atmalar, yarım saat kesmeden kuru gürültü çıkarmalar, daha neler neler. Çocuk ağlayacak tabi çünkü o kocaman dünyayı anlamaya, orda varolmaya çalışıyor. Üniversitede final haftalarında maruz kaldığınız stresi hatırlayın, o çocuk onun bilmem kaç katını yaşıyor. O ağlamayacak da biz mi ağlayacağız. Mesele çocuğun ağlamasında değil, annenin babanın onu nasıl idare ettiğinde. Türkiye'de nedense çocuk ağlamaması gereken bir yaratık olarak görülür. Eğer ağlıyorsa sokaktaki herkes müdahele edip çocuğu susturmaya çalışır. Çocuk yaşadığı duygunun ne olduğunu daha anlamlandıramadığı için kendini ifade etmek için ağlarken onun kendini ifade etmesine engel olunur. Bunun ilerde ne gibi etkileri olduğunu bence hepimiz kendi hayatlarımıza bir bakarsak görebiliriz. Neyse esas konu bu değil zaten.

Bu doğru olmadığını artık deneyimlerimle %100 bildiğim ifade neden bu kadar canımı sıkıyor? Mideme yumruk yemişim gibi hissettiren esas şey ne bunun arkasındaki?

Gaia 3 aylıkken çok yakın bir arkadaşımız eşiyle bize kalmaya geldi. Bu yazıyı okuyorsa eminim kendini tanıyacaktır;) Hatta burdan vesile olduğu farkındalık için kendisine teşekkürler. Farklı ülkeler, mesafeler vs derken o zamana kadar çok da iyi tanıma fırsatı bulamadığımız arkadaşımızın eşi geldikten yarım saat sonra "Ben bebek ağlamasına tahammül edemiyorum. Ağlamaya başladıklarında of ne zaman susacaklar diye bekliyorum" dedi. Kalakaldım. İçerde 3 aylık bebeğini zar zor uyutmuş yeni bir anne olarak bu lafa çok bozuldum. Gaia da hissetmiş olacak ki o haftasonu hiç susmadı. Doğduğundan beri çok az ağlayan kızımız o haftasonu uyanık olduğu her dakikayı ağlayarak geçirdi. Bizim büyük çaresizliğimiz :) 

Yine aynı soru; neden bu kadar bozuldum ki bu lafa? Söylenen şey çok mu garip? Bebek ağlaması cidden dayanması zor birşey, hatta uykusuz annelerin bir numaralı sinir krizi sebebi. Bozulduğum onun böyle hissetmesi mi yoksa bunu açıkça söylemesi mi? Öyle hissetmesi değil çünkü bu çok insani birşey. Dile getirmesi hiç değil çünkü aklından geçeni olduğu gibi söyleyen ve bu konuda eleştirilen biriyim. Peki neydi beni rahatsız eden? İtiraf ediyorum, beni rahatsız eden karşı tarafın beni onaylamaması, takdir etmemesi ihtimali. Eğer bebeğim çok ağlarsa benim iyi bir anne olmadığımı düşünme ihtimalleri. O hep türkler ağlıyordaki türk sınıfına girmek. Oysa ki ben elimden geleni yapıyorum, üstelik bebeğim cidden ağlamıyor genelde!!! Ne büyük haksızlık!

O bildiğimiz eski korkular işte. Çocuk büyütürken mevcut korkular teker teker patlıyorlar. Çözdüğünü sandığın ya da halının altına süpürdüğün ne varsa şekil değiştirip geliyor karşına. Sen bütün çıplaklığınla kalıveriyorsun kendinle. Herkesin bir çocuk yetiştirme tarzı var, herkesin önceliği farklı. Herşeyde olduğu gibi bu işte de doğru ya da yanlış yok. Yine de yargılıyoruz acımasızca birbirimizi. Biliyorum çünkü ben de yapıyorum. Ben kendim yapmasam zaten radarımda, gerçekliğimde olmayacak ki. O beni fazla şefkatli olmakla suçluyor, ben onu çocuğu televizyonun önüne koydu diye eleştiriyorum. O bana fazla katısın diyor, ben ona çocuğuna pis pis şeker yediriyor diye kızıyorum. Günler ve geceler yargıyla geçiyor. Sonra da ödüm kopuyor birisi Gaia'yi iyi yetiştirmediğimi düşünecek diye. O yüzden sesim yükseliyor. Oysa ki içerde bir yerde iyi bir iş yaptığımı biliyorum. Bunun en büyük kanıtı Gaia'nin ta kendisi zaten. Hem zaten iyi iş yapmak ne ki?

Sevdiğimle yola çıkarken demiştik ki en önemlisi bu çocuk mutlu ve huzurlu olsun. Gaia çok mutlu ve de huzurlu. Bendeki korkular yok onda. Beğenilmeme, takdir edilmeme gibi bir derdi yok. Güvende olduğunu ve sevildiğini biliyor. Şartlara bağlı değil sevilmesi. Artık benim de kendimi kabul etmem gerekiyor. Kendimi affetmem gerekiyor. Korkularımdan soyunup özümde kalmam gerekiyor. Varsın insanlar Gaia'nın çok ağlayan bir "türk" çocuk olduğunu, benim de kötü bir anne olduğumu düşünsünler. Ben gerceği bildikten sonra insanların ne düşündüğünün ne önemi var? Gaia sadece ben kendimi iyi hissedeyim diye olduğundan farklı davranmayacak hatta bu örnekte olduğu gibi sadece ben bu korkumla yüzleşeyim diye olduğundan farklı davranabilir:) Neticede Gaia bana 33 senede kimsenin öğretemediğini 10 ayda öğretti; büyük laflar etmeyeceksin. O olduğu gibi güzel ve benim korkularımı çözmek, ona göre davranmak gibi bir yükümlülüğü yok. Bunlar benim sorunlarım, benim döngülerim. 

Yeni yılda niyetim yargılamaktan vazgeçmek, kendimi olduğumdan daha önemli sanma halini (self importance) çözmek, kendimi olduğum gibi kabul etmek. Herşeyden sıyrılıp kabul içinde dünyalar güzeli kızımın keyfini çıkartmak. İyi bir sene olsun hepimiz için. 

8 Aralık 2013 Pazar

Gitmek

Yine yazilmamis uzun bir sure. Vakitsizlikten de degil oysa. Sadece yazamamaktan. Yolculugun icinde kaybolup, durup kendine bakamamaktan. Nasil bir askmis bu. Daha once yasadigin hicbirseye benzemeyen, icinden tasip seni yutan kocaman bir ask. Minik elleri, uzun kirpikleri, gevrek kahkahalari, saskin bakislari, inatlasmalari, protesto bagirislari ve hersey hersey... Senden cikan, hem sen hem de bambaska biri, hem senin gibi ama aslinda cok farkli yeni bir dunya. Ne kadar kolay kendini unutup onun dalgasinda savrulmak. Belki de ogretilen bu, kabul goren bu. Neticede hep birileri birileri icin ne fedakarliklar yapti degil mi? Degil aslinda. Birileri aslinda hep kendilerinden dolayi yaptilar o fedakarligi. Fedakarlik dedigin bir vazgecis degil mi zaten. Vazgecmedin kendinden. O sicak yaz gunu kendini unutusunun verdigi siziyla gol kenarinda yaptigin telefon konusmasi birseyleri degistiren. O eski, guvendigin dostun sesi seni yurudugun yola geri getiren. Aslinda o ses senden baskasi degil. Aynaya bakarken gordugun herkesin sen olmasi gibi. Baktigin herkesin ayna olmasi gibi. Zihin devre disi kalinca, ogretilenleri bir an icin unutmayi tercih edince ogrenmeye basliyorsun. Gitmeye karar verdiginde kendinde kalmayi secmis oluyorsun. Hani gittigin icin seni ayiplayanlar, yargilayanlar var ya o da sensin. Sen kendini yargilamistin ya, ondan iste. Iyi ki de gitmissin. Giderek kaldigin yer tam da merkez, olmak istedigin yerden baska bir yer degil. Merkezdeyken o daha cok guluyor ya, o her zamankinden daha da mutlu ya, bu bile ne kadar dogru yaptigini kanitliyor. Kanita da ihtiyacin oldugundan degil ama bu da zihne bir oyuncak olsun. Yetmedi mi, gir o zaman kalbine, bak ne kadar sessiz ve huzurlu orasi. Baska neye ihtiyacin var ki? Sonsuz tesekkurler ayni gokyuzunun altinda beraber kapidan gectigin Afrika ailene. Sonsuz tesekkurler ayni catinin altinda sonsuz bir askla yasamayi sectigin o guzel ikiliye. Iyi ki varsiniz. 

10 Nisan 2013 Çarşamba

Gaia



Bugun Gaia 2. ayini doldurdu bu dunyada. Ben ancak vakit bulup da yazabiliyorum bu essiz deneyim hakkinda. Ustelik bu yazmaya niyetlenip ilk oturusum da degil. Daha onceki denemelerim dunyalar guzeli kizimin uyanip meme istemeleriyle ertelendi hep. Bugun yazilacakmis bu yazi demek ki...

Gecen yaz evlilik yildonumumuzde hamile oldugumu ogrendigimden beri hayat karsima bircok surpriz cikardi. Hamile yogasi dersleri veren ve bu konuda zilyon kitap okuyan biri olarak "ideal" hamilelik ve dogumla ilgili kafamda bircok fikir vardi. Neticede yillardir yoga yapiyordum ve idealimdeki hamilelikten ve dogumdan baska turlusu neden olsundu ki... Oysa baska planlari varmis hayatin benim icin. Evet, yoga sagolsun ne bel agrisi, ne bulanti, ne odem, ne reflu cekmedim. O acidan bedenimle baris icinde harika bir gebelik gecirdim. Ogrendigim andan dogurdugum ana kadar bedenimde gelisen mucize icin tesekkur ettim ve her anindan muthis keyif aldim. Ilk tekmelerden, son zamanlardaki dans hareketlerine kadar minik kizimin her hali muhtesemdi benim icin.

Ilk olarak 18. haftada Isvicre'ye tasinacagimizi ve orda doguracagimi ogrendim. 26. haftada sag bacagimda baslayan agri 4 hafta boyunca iyice kotulesip beni yurutmez hale gelince tekrarlanan doplerle konan derin ven trombozu teshisiyle butun dogum planlarimi cope atmam gerektigini anladim. Gunde 2 kere karnima igne yapmaya basladim. Ne buyuk sanstir ki teshis konduktan sonra Istanbul Dogum Akademisi'nin Keskesiz Dogum Egitimi'ne katildik. Orda ilk defa sevgili Hakan Coker bana riskli bir gebe oldugumu soylediginde moralim bozuldu ama butun kurs boyunca tekrarladigi "mumkun oldugunca dogal dogum" mottosunu kafama isledim. Kursta anlatilan teknik detaylarin coguna hakimdim zaten ama kurs bende ciddi bir farkindalik yaratti. Dogumun getirecegi her turlu surprize kendimi acmama yardim etti.

32. haftada nasil, kiminle, nerde doguracagimdan, hatta nerde yasayacagimizdan habersiz Isvicre'ye geldik. Ilk tavsiye edilen doktorla elektrigimiz uymayinca dunya tatlisi bir baska doktor bulduk. Ben hep mudahalesiz dogal bir dogum hayali kurarken doktorum yapilmasi gereken mudaheleleri anlatti. En buyuk sansimiz bize cok karanlik bir tablo cizmeden durumun ciddiyetini, riskleri anlatan, ama ayni zamanda dogum hakkinda hislerime onem veren bu doktoru bulmakti sanirim. Bu esnada herkesi sasirtacak kadar hizli bir sekilde guzel bir ev bulduk ve dogumdan once yerlesmek icin calismaya basladik. Bu arada doktorum hematologumla beraber bebek ve benim icin en ideal dogum plani hakkinda calismaya basladi. Yapilan testler sonucu faktor 5 anomalisi bulundu, yani durumumun genetik oldugu ve heterozigot oldugumu yani bu anomaliyi hem anneden hem babadan aldigimi soylediler. Bu nedenle tromboz gecmis olmasina ragmen ilac kullanmaya devam etmem gerektigini ve riskin hala cok yuksek oldugunu anlattilar. Bu surecte kabulde kalmaya calistim var gucumle. Tek istedigim artik "keske" demeyecegim bir dogumdu. Doktorum dogumu baslatma hakkinda konusurken kizimiz beklenen tarihten 3 hafta erken gelmeye karar verdi. Gol kenarinda yaptigimiz guzel yuruyusten evimize donerken sancilarim basladi. Riskler nedeniyle erkenden klinige gittik. Ilacsiz kalmamin riskleri cok buyuk oldugu icin dogumu hizlandirmak icin suni sanci verdiler. Suni sancinin getirdigi kasilmalara daha fazla dayanamadigim icin epidural aldim. Normal sartlarda bu mudahelelerin canimi sikacagini sanirdim ama yeni gelen farkindalik dogumu oldugu gibi kabul etmemi sagladi. Tamamen anin icinde kalarak, kasilmalari teker teker gecerek toplam 7 saatin sonunda Gaia'mi dogurdum. Dogum oyle planlar yapabildiginiz, kurallari olan bir matematik islemi degilmis. Mucizesini siz ancak ona kosulsuz teslim oldugunuzda sizinle paylasan essiz bir deneyimmis. Gaia cikmaya yakinken elimi uzatip kafasina ilk dokundugum ani hic unutmayacagim. Cikar cikmaz gogsume koyduklari, gozlerini gozlerime diktigi o an zaten ne yapilan mudahelelerin bir onemi kaldi ne de nasil dogurdugumun. Sanki o an realitem degisti ve odadaki herkes bulaniklasip yitip gitti arka planda. Sadece Gaia ve ben vardik. Ilk goruste ask! Esimin ikimize sarildigi o an artik bir cift degil, bir aile oldugumuzu hissettim. Hayatimin en mutlu aniydi orda yasadigimiz.

Butun hamileligim, dogum ve Gaia'yla gecirdigimiz su iki ay bana kabulde kalmakla ilgili en buyuk dersi verdi. Hamileligimin sonlarina dogru baska bir ulkeye tasindim, ev aradim, doktor buldum, hastalikla ugrastim. Sonunda hersey olmasi gerektigi gibi oldu. "Keske" demedigim unutulmaz bir deneyim yasadim. Simdi dunyalar guzeli bir bebek buyutuyoruz canim esimle ve her gun kendimizle, iliskimizle ilgili yeni bir sey farkediyoruz. Hayata sukurler olsun...


Bir kabul yolculuguna cikmisim megersem, biliyorum ki o yolculuk artik hic bitmeyecek, her adim bize yeni birsey ogretecek. Dogumla beraber yeni bir ben de dogurdum. Simdi artik yeni benle Gaia'nin keyfini cikartma zamani. 

16 Ocak 2013 Çarşamba

Plan yapamamak

Yine hayat kendi bildigi yontemle plan yapmamayi ogretiyor bana plan yapamama uzerinden. Hayatim dedigim seyin kontrolu bende degilmis gibi ordan oraya kostururken biliyorum ki butun sorumluluk bende. Kendi yarattigim gercekligin icindeyim iste butun ciplakligiyla. 34 haftalik hamileyim ve ne bir evim var, ne de henuz bir doktorum. Yabanci bir ulkede evime tasinmayi beklerken bir yandan da beni benim ve bebegim icin en uygun olacak sekilde dogurtacak bir doktor ariyorum. Zaman zaman panikliyorum cunku isler benim istedigim, aliskin oldugum hizda ilerlemiyor. Aklima Afrika'da calismanin bir noktasinda agzimdan cikan "tamamen kabulde olabildigim bir gerceklik istiyorum" sozleri geliyor. Arkasindan arkadasimin "emin misin?" sorusu. Ironiye guluyorum. Bazen test ediliyorum, karsima her hucresiyle ne istemedigimi gosteren birileri cikiyor. Basliyorum temizlemeye. Her temizlikte birikmis gerilim biraz daha cozuluyor. Kendimi birakiyorum sonra. O zaman hic gelmeyecek gibi gorunen doktor randevusu da geliyor, bu asla Isvicre'de bu kadar hizli olmaz dedigim seyler oluveriyor. 

Su yeni cag klisesi "olumlu dusun" den bahsetmiyorum. Guzel bir meziyet olumlu dusunmek ama hayat her zaman bu sekilde ilerlemiyor. Gelen her duyguyu kabul edip icine bakmak gerekiyor. Hisleri yok saymadan, o karanlik duygunun arkasindaki kaliba bakmak gerekiyor. Bu olan bana neden bu sekilde hissettiriyor? Bu ofke, korku, panik neden? Olumlu dusunmek zaten sonrasinda kendiliginden gelen bir adim. O yuzden bunun hatirlatilmasina ihtiyacim yok. Zaten biliyorum dusuncelerimin gercekligimi nasil etkiledigini. Bazen tek istedigim sadece birinin beni dinlemesi akil vermeye soyunmadan. Beni kimsenin kurtarmasina ihtiyacim yok. Zaten kimse kimseyi kurtaramaz. Herkes kendi yolculugunda.

Biraz dalga gecmek lazim. Hicbirseyi bu kadar ciddiye almamak lazim. Herkes kendine bicilmis rolu oynuyor bu hayatta. O yuzden guluyorum siklikla. Kendi halime, izledigim filme. Gulunce daha bi guzel oluyor hersey. Daha berraklasiyor. Ne de guzel yaratiyorum. Atiyorum kendimi gol kenarina. Karli daglara bakip derin nefesler aliyorum. Karnimi oksuyorum. Ordaki minik bir hareket herseyi degistiriveriyor. Elimin altinda hissettigim ayak cok sey anlatiyor. Biliyorum ki hersey yoluna girecek. Biliyorum ki hersey olmasi gerektigi gibi olacak. Biliyorum ki kontrolu birakmak guvenli. Aklima Sezen'in sozleri geliyor "Gelsin hayat bildigi gibi gelsin, isimiz bu yasamak..."

22 Kasım 2012 Perşembe

Afrika








Yine yoktum ortalarda bir suredir. Yine yollar yapildi, kitalar asildi, kendime dogru yolculuklara cikildi. Yeni sayfalar acildi, eskiler yakildi, en buyuk korkularla yuzlesildi. Ne zaman uyudugumu ne zaman uyanik oldugumu anlamadigim gunlerden sonra gozlerimi yepyeni bir dunyaya aciverdim. Hayatimin cok hizli degistigi su gunlerde ordan oraya savrulurmusum meger sakin sakin yurudugumu sanirken. O herseyi gosteren aynaya gorme cesaretiyle bakiverince degisiverdi hersey. Gozlerim degistiginden gorduklerim degisti. 

Bedenim zaten icinde yeni bir hayat buyuttugu yetmezmis gibi bir de bu degisime ayak uydurmaya calisirken biraz yoruldu. Ne sabah yogasina kalkabildi, ne ogleden sonra yuruyusune cikabildi. Ustune de uzun ucuslar eklenince doner donmez nur topu gibi bir kas spazmi buluverdim bacagimda, hem de bu sefer gecmistekilerden cok daha siddetli. Hep ayni bacagimin ayni noktasi yillar icinde spazm geciren. Ben acaba su eksikligi mi, bu sakatligi mi diye dolanip sucu ustumden atmaya calistikca butun degerlerim normal cikiyor. Yine bildigimi unutuyorum sadece ve sadece yeniden hatirlamak uzere.

Bugun de yine agrinin dayanilmaz oldugu noktada kendimi yoga matimin uzerine ativerdim. Yumusak hamile yogasi hareketleriyle ilerlerken icime baktim uzun uzun. Ruhun yolculugunu, zihnin gecirdigi degisimi bedene entegre etme adimlari attim kendimce. Nefesimle butunlesip gozlerimi iceri cevirince yudum yudum akti butun cevaplar. Yoganin sihirli degnegi dokunuverdi yine. Umngazi, Cape Town ama en onemlisi bebegimle kendime dogru yaptigim yolculugun resimleri suzuluverdi pencereden iceri. Butun yolculuklar birlesti.

Bu sabah hastaneden beni eve getiren bilge taksi soforunun dedigi gibi "Sukur sifayi hizlandirir, isyan sifayi geciktirir. Bak ne guzel saglikli bebegin, yuruyebiliyorsun, bacagin saglam. Sadece sukret." Guldum kendi kendime kendim icin yarattigim taksi soforune bakarak. Sukrettim tekrar gecirdigimiz guzel Afrika gunleri icin, ordaki ailem icin, aldigim her nefes icin. 

16 Ekim 2012 Salı

Yoga ve Su


Su; yaşam kaynağımız, kadim öğretilerde kutsal olarak bakılan, çeşitli ritüellere konu olan sihirli içecek. Şifa veren, besleyen, dönüştüren saydam, ışıl ışıl içeceğimiz. Sağlıkla ilgili makalelerde sürekli adı geçen, hemen hemen her türlü hastalıkta doktorların içmemizi tavsiye ettiği büyülü iksir. Etrafında sayısız mitin dolaştığı, günde ne kadar tüketmemiz gerektiği hakkında uzmanların sürekli farklı bilgiler verdiği temel içecek. Gelin biz de bu yazımızda suyla yoganın ilişkisini inceleyim.

Su yogada özellikle bedenin temizliğinde çok büyük rol oynar. Belirli miktarda hafif tuzlu suyun içilmesiyle farklı yoga hareketlerinin birleştirilmesiyle ortaya çıkan bağırsak temizliğinden, mide temizliğine kadar geniş bir yelpazade binlerce yıldır uygulanan ve sonuçları modern tıbbın bulgularıyla örtüşen çeşitli yogik temizlik teknikleri vardır. Bu konu oldukça derin bir konu olduğundan bunu başka yazıya bırakalım ve yoga derslerinde su içilmesine odaklanalım.

Her türlü sporda vücudun susuz kalmaması için sporculara sık sık su tüketmeleri tavsiye edilir. İzlediğimiz müsabakalarda molalarda sporcular midelerini çok doldurmayacak şekilde su içerler mutlaka. Belki de ondandır yoga derslerine öğrenciler genelde ellerinde su şişeleriyle girerler. Ders esnasında şişelerine saldırıp hemen birkaç yudum içerler. Oysa yoga bir spor değil. Bu nedenle suyla ilişkisi de biraz farklı.

Yoga sadece kas ve iskelet sistemi başta olmak üzere fiziksel bedenimizdeki sistemlerle çalışmıyor, aynı zamanda pranik bedenle de çalışıyor. Doğu öğretilerinin binlerce yıldır savunduğu ve artık kuantum fiziğinin de desteklediği üzere evrende herşey enerjiden oluşuyor. Buna bedenlerimiz de dahil. Bu enerjiler farklı frekanslarda titreştikleri için farklı fiziksel şekillerde tezahür ediyorlar. Bu öğretiye göre görünen fiziksel bedenimizi çevreleyen bir de enerji bedenimiz yani pranik beden var ve bu iki beden birbirleriyle sıkı bir ilişki içerisinde. Birinin sağlığı diğerinin sağlığını da etkiliyor. Fiziksel bedenimizde damarlar olduğu gibi enerji bedenimizde de enerjinin dolaştığı kanallar var. Bu kanallarda prana yani yaşam enerjisi dolaşıyor. Yoga da içerdiği hareketlerle bu prana dolaşımını düzenliyor ve pranik bedenin enerjisini ve doğal olarak fiziksel bedenimizi etkiliyor.

Asana dediğimiz yoga duruşları pranik bedende ısıyı yükselterek pranayı yükseltir. Yükselen ısı aynı zamanda bedende detoks etkisi yaratarak toksinlerin ve serbest radikallerin bedenden atılmasını sağlar. Prana akışı bedenin alt noktasından başlayarak yukarı doğru hareket eder ki bu aynı zamanda aydınlanmayı sağlayan kundalini enerjisini de yükseltir. Apana ise aşağı doğru akan bir enerjidir ve bedenin artık ihtiyaç duymadığı atıkları bedenden uzaklaştırma işlevi görür. Sindirim ve boşaltım sistemi, kadınlarda menstürasyon hep apana akışıyla düzenlenir. Hareketler esnasında içilen su hareketlerin yükselttiği ısıyı düşürerek apana enerjisini besleyerek prana seviyesini aşağı çeker ve bu iki akış arasındaki dengeyi bozabilir. Yani yaptığımız hareketlerin etkisini azaltır. Tabi ki bu söylediklerimiz batı tıbbı tarafından ölçülebilen, ispatlanabilen şeyler değil. Swamilerin, guruların binlerce yıllık gözlemine dayalı olarak yoga öğretisine gönül vermiş uygulayıcılara yapılan bir tavsiye. Aynı zamanda bazı yoga duruşlarını ister yiyecek ister suyla olsun dolu mideyle yapmak çok rahatsız eder. Her hareketin o ders içinde bir yeri vardır. Hareketler birbirlerini tamamlarlar. Uygulandıkları sıra ve süreler bile bütün ders içinde önceden planlanır ve arzulanan sonucu etkilerler. Ders esnasında kaçırılan bir hareket dersin tamamlayıcı, bütünleyici dengesini bozar.

Öte yandan dehidrasyon da sağlık için risk oluşturacak ciddi bir durum. Su bedeni besliyor, nefes alıp verme kalitesini artırıyor, eklem ve kemik sağlığını destekliyor, eklem ve organların maruz kaldığı şoku emiyor, beden ısısını dengeliyor, toksinleri atıyor ve bedenin iyileşmesine yardım ediyor. Yoga derslerinde, özellikle ashtanga ya da bikram yoga gibi pratiklerde beden çok daha fazla ter atıyor ve susuz kalabiliyor. Bu nedenle yoga derslerine gelmeden ya da kendi pratiğimizi yapmadan önce ve sonrasında bol bol su içmek çok önemli. Ders öncesinde içilen su bedenin arınmasını da kolaylaştırıcı bir etki yaratıyor. Böylece beden susuz kalmıyor. Ayrıca ders esnasında su molası verilmemiş oluyor ve öğrencilerin odağı tamamen yaptıkları hareketlerde kalıyor, konsantrasyonları bozulmamış oluyor ve yoganın duygusal, zihinsel seviyedeki etkisini artırıyor.

Öte yandan bedenin su seviyesini ölçmek için kullandığı mükemmel bir mekanizması var; susuzluk. Bedende dehidrasyon başladığında susuzluk hissi devreye girerek su içilmesini sağlıyor. Yaşlandıkça ya da başka sebeplerle bu mekanizma bozulabiliyor ama sağlıklı işlediğini varsaydığımızda da bu sinyale kulak vermek lazım. Bir yoga dersi esnasında susarsanız yapılacak en mantıklı şey az miktarda su içmek olacaktır. Hiç kimse bedeninizin ihtiyacını, o an bedeniniz için en doğru şeyi sizden daha iyi bilemez. Siz derse gelmeden önce ve ders sonrası bolca su içtiğinizden emin olun ve ders esnasında su içmemeye özen gösterin ama ders esnasında bastırılamaz bir susuzluk ortaya çıkarsa bedeninizi dinleyin ve biraz su için. 

19 Eylül 2012 Çarşamba

Korku

Hayat yine yavaslatiyor beni kendi sectigi, anlayacagimi dusundugu yontemle. Kimi zaman bir arkadas, kimi zaman es, kimi zaman anne kiliginda fisildarken kulagima bu sefer doktor kiliginda cikiyor karsima. Benim es gectigimi hatirlatiyor, dinlendiriyor, havalandiriyor beni. Serin bir Eylul sabahi camin onunde uzaniyorum gozlerim kapali. Yagmurun islattigi topragin ve yesilin kokusuyla harmanlanmis bir esinti giriveriyor iceri. Sadece bedenimi degil ruhumu da urpertiyor. Yeni bir mevsim basliyor benim icin. Eskiler dokuyor yapraklarini teker teker, her gecen gun daha ciplak kaliyorum, daha yalin. Sadece tekrar yesillenmek icin. Korkumu goruyorum, sahip oldugumu daha yeni farkettigim, tek bir cumleyle tetiklenmis kaybetme korkumu. Dusunme diyor birileri, aklina pozitif seyler getir, "ne dusunursen onu yaratirsin". Evet, ne dusunursem onu yaratirim; ama korkumu yok saymak onu bilincaltimin derinlerine itip ordan beni etkilemeye, yaratmaya devam etmesinden baska bir ise yaramayacak. Kabul ediyorum once varligini, bakiyorum gozlerinin icine, icinde kaybolmadan sadece gozluyorum disardan sessizce. Dogal diyorum kendime, bu da bu surecin bir parcasi, yargilamiyorum kendimi korktugum icin. Ben onu kabul edince benden uzaklasiveriyor. Izleyince benden ayri hale geliveriyor ve terkediyor. Yerini huzur ve cosku aliyor. Aklima baska bir zamanda baska bir bene gelen mesaj geliyor; "bedenin bir pirlanta parcasi. korkma, hersey yolunda gidecek." Gulumsuyorum. Aldigim, unuttugum ve dogru zamanda hatirladigim mesaj bulutlarin dagilmasiyla hatirima geliyor. Daha once degil. Once benim icerden cikmami bekliyor. Butun ogretiler icerde gizli, kapagi acmak yetiyor. Gormezden gelmek degil, gelmesine izin verip izlemek. Yoganin ogrettigi en guzel seylerden biri; her ani farkindalikla yasa ve icerden ne cikarsa ciksin kabul et. Icinde kaybolmadan gozle, hisset ve sana hizmet etmiyorsa serbest birak.

Butun kapilar aciliyor, her kapinin arkasinda farkli bir ben. Butun benler ayni bende eriyor. Sessiz kaliyorum. Muazzam bir donusum bu. Her adiminda bana kabul etmeyi daha cok ogretiyor. Direnmenin faydasi yok, kendimi birakiyorum. Kendime yasayacaklarim icin izin veriyorum.


26 Ağustos 2012 Pazar

Sessizlik ve mutlak huzur

Sanki bir camasir makinesinin icinde ordan oraya savruluyorum. Ruh halim degisken, bir gun dunyanin en mutlu insaniyken diger gun aciklayamadigim bir huzun. Burasi bildigim bir alan degil, ilk defa ayak bastigim bir yerdeyim. Ne bedenim bildigim gibi, ne zihnim, ne de duygularim. Kabul ediyorum, kendimi, herseyi oldugu gibi kabul ediyorum. Biliyorum ki bu da bu yolculugun bir parcasi. Gulumsuyorum. Dolmus sirasinda onume gecen biri yuzunden delirip 5 dakika sonra sakinlesiyorum. Delirdigim icin utanip kendimi yargilamiyorum. Matruska bebekleri gibi surekli yeni bir ben cikiyor icimden. Sasiriyorum ama kabul ediyorum. Iceri donuyorum sonra, bakiyorum neymis sebebi o delirmenin. Karsimdaki bana cok buyuk bir haksizlik yapmis olsa da, benim "hatam" olmasa da o tepki benden cikti, benimle ilgili. Her adimda kendimi anlamaya calisiyorum. Zorlamadan, o an ne kadarina hazirsam. Sik sik meditasyon yapiyorum. Oyle mumlar, tutsuler falan gelmesin akla. Her nerdeysem, her ne sekildeysem kapativeriyorum gozlerimi ve derin nefesler aliyorum. Cok sevgili hocamin dedigi gibi "aldigim her nefesin beni biraz daha derine goturmesine izin veriyorum." Butun katlarimdan geciveriyorum teker teker, aci da, huzun de, sevinc de orda, kendime dair, ben oldugunu sandigim hersey orda. Yargilamadan izliyorum. Sonrasinda o zihnin sustugu artik bedenimi hissetmedigim yere geliyorum. Herseyin durdugu, buyuk resmi gorup kucuk resimde ne kadar boguldugumu hatirlayip kendime guldugum yere. Sanilanin, varsayilanin, ben oldugunu dusundugum herseyin otesindeki "ben"e. Sessizlik ve mutlak huzur hali. Tamamen ozgurum.
Belki yine yolumu kaybedecegim, belki yine tokezleyip dusecegim ama onemi yok. Artik eve donus yolunu biliyorum. Bu yolculuk icin sukrediyorum ve heyecanlaniyorum ogreneceklerim icin.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Anın getirdiği özgürlük


Özgürlük; üzerine şiirler yazılan, şarkılar bestelenen, uğruna savaşlar verilen özgürlük. Olmazsa olmaz dediğimiz, herkes için ama en çok kendimiz için istediğimiz özgürlük. Peki nedir özgürlük? Seçim yapabilmek mi? Bu hayatta istediklerimizi seçip, istemediklerimizi seçmemek mi? Seçtiklerimizi yapıp seçmediklerimizden uzak durmak mı? Yoksa bunların ötesinde daha derin bir kavram mı? Ya da siz bir adım öteye gitmeye ne dersiniz?
Ne kadar özgürüz peki? Kimimiz sevmediğimiz işlere mahkum, kimimiz ilişkilerimizde çıkmaz sokakta, kimimiz korkularımızla ördüğümüz duvarların arkasında hapis. Sanki iş değiştirsek, bu ilişkiden çıksak herşey değişecek.  Seçimler yapıyoruz yaptığımız seçimlerin bizi mutlu edeceğini umarak. Sihirli değneği dışarda arıyoruz. Birileri bizi özgür bıraksın da kendimizi bulalım. Acaba özgürlük dışardan bize verilen birşey değil de hücrelerimizde hissetmemiz gereken bir hal olabilir mi?
Seçim hakkımız olsun elbet. Kendi doğrumuzu konuşalım ve kendi doğrumuz çizgisinde hareket edelim. Bize uymayan, içimizi titretmeyen hiçbirşeye zorlanmayalım. Eşimizi, işimizi, yaşayacağımız yeri, yiyeceğimizi, içeceğimizi, kitabımızı, arkadaşımızı biz seçelim. Bize uymayanı seçmeyelim, bize birşey dayatılmasın, kimse bizi birşeye zorlamasın. Konuşmak istediğimizde sadece konuşmak istediğimiz için konuşalım ve söylemek istediklerimizi söyleyelim sadece. İnsana yakışır bir şekilde yaşayalım.
Bazen de kendi korkularımız elimizi kolumuzu bağlayan, atmak istediğimiz adımları atmaktan vazgeçiren. Başaramama, yetersiz olma, beğenilmeme, sevilmeme korkularımız bizi kendi özümüzden uzaklaştırıp ellerimizi kollarımızı bağlayan. O korkuları şifalandıralım teker teker, kendi merkezimizde kalalım etkilenmeden. Her içimizden geçen niyet, ağzımızdan çıkan her laf, her duygumuz bir eyleme dönüyor. Eylemlerimiz yaşadığımız gerçekliği oluşturuyor. Günün sonunda aslında kendi yarattığımız gerçekliklerde yaşıyoruz. O yüzden aklımızdan geçen her düşünceye, ağzımızdan çıkan her lafa dikkat edelim.
Bazen de hayat beklediğimiz, planladığımız gibi ilerlemiyor. Tercih etmediğimiz, seçmediğimiz hayatların, olayların içinde buluyoruz kendimizi. O zaman hayal kırıklığına uğruyoruz, öfkeleniyoruz, üzülüyoruz, en kötüsü kendimizi kapana kısılmış hissediyoruz. Dışardan özgür görünen ama görünmeyen duvarların içine hapsolmuş hayatlar. Bu duvarları yıkmanın bir yolu olmalı.
Ünlü yogik metin Bhagavad Gita karma yogadan bahseder. Karma yoga bencil olmayan eylem (selfless act) demektir. Attığımız her adımın, ağzımızdan çıkan her sözün ardından bir karşılık bekliyoruz. Çoğu zaman birine yardım ettiğimizde bile takdir edilmek için yardım ediyoruz, sevilmek için birilerine iyi davranıyoruz, daha iyi bir hayat için çalışıyoruz. Her hareketimize eklenmiş beklentilerimiz var. Beklentilerimiz karşılanmadığında hayal kırıklığına uğruyoruz. Bu hayal kırıklığı, beklentiler davranışlarımızı yönlendiriyor. Özgür olduğumuzu sanıyoruz ama beklentilerimiz karşılansın diye atılan adımlar ne kadar özgürce verilen kararlar olabilir ki. Kendi doğrunuzu konuştuğunuzda onaylanmayacağınızı bilirseniz ve onaylanma, sevilme ihtiyacınız çok yüksekse kendi söylemek istediğinizi değil karşınızdakinin duymak istediğini söylersiniz. İşte karma yoga diyor ki beklentilerinden sıyrıl, kendin için birşeyler bekleyerek eylemde bulunma. O kısır döngüden çık ki özgür olabilesin, kendi özüne ulaşıp özgür kalabilesin. O zaman etrafındaki olaylar sana hiç dokunmayacak. Olaylar ne kadar farklı şekillerde gelişirse gelişsin sen kendi merkezinde kalıp kendi özüne ineceksin. O zaman kendini kapana kısılmış, görünmez duvarlarla hapsedilmiş hissetmeyeceksin. Dışarda ne olursa olsun seni etkilemeyecek. Seçimlerimizle varoluyoruz. Seçim yapmak bir özgürlük ama asıl özgürlük önümüze ne gelirse gelsin yine kendimiz olarak kalabilmek. Sonuçlardan bağımsız kendi gücümüzde kalabilmek.

Gösterilen çaba gelecek odaklı olmasın. Her ne yapıyorsak sadece o an için yapalım. Spor yapıyorsak bir ay sonra güzel ve sağlıklı bir bedene sahip olmak için değil tam o an yaptığımız işten keyif almak için yapalım. Anda kalıp o an yaptığımız işin içinde eriyelim. Nehir denize doğru akarken doğru akmalıyım, diğer nehirleri geçmeliyim diye düşünmüyor. Sadece akıyor o an nasıl akması gerekiyorsa. Kendi hızında. Arslan dünün, yarının avını düşünmüyor. O an ne yapılması gerekiyorsa yapıyor. Kendine acımıyor, avına acımıyor. Akışın içinde eriyip gidiyor. Çocuklar oyun oynarken o akşamın ödevini, dün annelerinin söylediklerini düşünmüyor, sadece oyun oynuyorlar. Buna yogada eyleme geçmeden eylemde bulunma, eylemsiz eylem deniyor. Yarın terfi almak için bu projeyi bitirmek değil, bu projede çalışırken sadece bu projede çalışmak için çalışmak ve bu proje için elimizden gelenin en iyisini yapmak.
Bütün bu kalıplardan kurtulmak için zihinden özgürleşmek gerekiyor önce. Hintli mistik Osho’nun dediği gibi sadece zihinsiz insan özgürdür çünkü zihinsiz insan hesaplara girmez, bu anı yarın için feda etmez. Emeklilik günlerinin hayalini kurarak çalıştığımızda hayatı kaçırıyoruz. Zihin hep yarındayken o yarın hiç gelmiyor. Yarına geldiğimizde önümüzde odaklanacak başka bir yarın oluyor. Hiç bir zaman mutlu olmuyoruz. Oysa ki anahtar tam şu anda kalabilmek.
Özgürlük seçim yapmak değil, tam tersi seçim yapmadan da mutlu olabilmek. Hayatın bize sunduğuyla mutlu olabilmek. Şartlardan bağımsız kendi içimizde dengede kalabilmek. Çocuklar gibi dünü, yarını unutup sadece içinde bulunduğumuz anda kalabilmek.

14 Haziran 2012 Perşembe

Bir yoga aşramında günler


Siz hiç sabahın 5'inde bir Hint köyünde yoga yapmak için kalktınız mı? Elektrik olmadığı için ne giydiğinizi görmeden kapıdan dışarı çıkıp, zehirli yılanlara basmamak için elinizde fenerle yürüdünüz mü? Sabahın soğuğunda elinizde matınızla yoga salonuna yürürken, parlayan venüsü görmek için başınızı kaldırdınız mı? 40 kişi hep bir ağızdan mantra okuyup ardından iki saat asana pratiği yaptınız mı? Bedeninizin yavaş yavaş uyandığını, sizi yeni güne hazırladığını, zihnin uyandığı halde sessiz kalmayı seçtiğini hissettiniz mi? O iki saatin göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğini, o iki saat boyunca hiç saate bakmadığınızı, çünkü o iki saat boyunca anda kaldığınızı, bundan sonra olacakları ya da dün olanları düşünmediğinizi, sadece o anda ama tam da o anda olduğunuzu farkettiniz mi? Asana pratiği bittikten sonra salondan çıktığınızda köyün yeni uyandığını, güneşin pirinç tarlaları üstünde süzülürken ne kadar da güzel olduğunu, ve sizin de doğayla uyum içinde hareket ettiğinizi, artık yürümediğinizi ama süzüldüğünüzü gördünüz mü? Aldığınız her nefes sizi canlandırır, bedeninize dolan pranayı hissetmeye başlarsınız, garip bir sarhoşluk halidir bu, kendinizi gülümsemekten alıkoyamazsınız ve etrafınızda baktığınız herşeydeki, varoluştaki sihri görürsünüz ve aldığınız her nefes için, o anın bir parçası olduğunuz için şükretmeye başlarsınız, tamamen özgürsünüzdür. Geriye ne endişe kalır, ne korku, ne keder, bunların hepsinin yerini kabullenme alır. Geleni olduğu gibi kabul etme, olanla akma kaynağa doğru.
Şehrin gürültüsünden uzakta masmavi gökyüzünün altında yazın muson yağmurlarıyla beraber zümrüt yeşiline boyanan, kışın kahverengiyle yeşilin dansettiği, etrafı dağlarla çevrili bir arazi üzerine kurulmuş basit, tek katlı, küçük yapılar düşünün. Ön tarafında pirinç tarlaları, arkasında bir tepe ve Hindistan kırsalına özgü zehirli yılanlar, inekler, fareler ve bunlarla yaşamayı öğrenmiş insanlar. Bunlara ek olarak yoga bilgisini derinleştirmek için dünyanın dört bir yanından gelen ve özellikle Hindistan’a ilk ziyaretiyse hem büyülenip hem zorlanan farkli din, dil ve kültürlerden öğrenciler. İşte burası Bihar Yoga Okulu’na bağlı Yoga Vidya Gurukul aşramı.
Hindistan geniş cografyasının dört bir yanına dağılmış tapınakları, öğretileri, mistikleriyle batılı maceraperestlerin ruhani yolculuklarında en çok ziyaret ettiği adreslerden biri. Yıllar yılı batının doğu mistisizmini keşfiyle modern yaşamda mutsuz olan yığınlar Hindistan’a doğru yola çıkmış. Kimisi orda bir gurunun peşine takılmış hayatı değişmiş, kimisi bir aşramda yıllarca kalmış, kimisi dağlarda, mağaralardaki mistiklerle yaşamış. Bu yolculuk bugün de devam ediyor. Her sene binlerce batılı öğrenci Hindistan’da yoga eğitimi için aşramların kapısını çalıyor.
Aşram bir gurunun yaşadığı ve öğrencilerine öğrettiği, münzevi bir hayat sürdürülen bir mekan. Guru ise öğrencilerine spiritüel rehberlik eden bir öğretmen. Her aşramın farklılık gösteren yönleri olduğuna eminim ama sanıyorum benzerlikler farklılıklardan fazladır.
Hindistan’da şehirler kalabalık, gürültülü ve dağınık. Bunun üstüne bir de hava ve çevre kirliliğinden bolca nasibini aldığı için aşramlar genelde şehir dışlarında, kırsal alanlarda kurulmuş. Öğrenciler dış uyaranların etkisinden kurtulup daha kolay içsel yolculuklarını yapabilsinler diye. Yoga Vidya Gurukul da Nashik şehrinin dışında Talwade köyünde kurulmuş. Yakınlarında Hindistan’ın en önemli 12 Shiva tapınağından birine ev sahipliği yapan Trimbak köyü var. Trimbak hacılarla dolup taşıyor. Bazı günler aşramda dışarda otururken esen rüzgarla beraber Trimbak’daki duaların sesleri duyuluyor.
Saat 5’de gökyüzünde venüsle başlayan gün sabahki asana pratiğinin ardından karma yoga saatiyle devam ediyor. Bir saat boyunca öğrenciler o gün kendilerine verilen görev kapsamında ya mutfakta çalışıyorlar ya aşramı temizliyorlar ya da bireysel yeteneklerine göre değişen çeşitli işler yapıyorlar. Ardından günün ilk öğünü, ayurvedik prensiplere göre hazırlanmış kahvaltı zamanı. Kahvaltıdan sonra yoga felsefesinin anlatıldığı dersler başlıyor. Bu derslerden sonra öğle yemeği, öğlen tatili ve arkasından biraz daha teorik ders. Teorik derslerden sonra bir kez daha asana çalışması yapılıyor. Güneş batarken akşamki mantra seansı başlıyor. Mantralar bir melodi eşliğinde söylenen değişimi sağlayabilecek güce sahip dini şiirlerdir. Tek heceden oluşabileceği gibi daha uzun da olabilir. Mantra seansının ardından akşam yemeği yeniyor. Aşramda gün erken bitiyor, ışıklar akşam 10’da sönüyor.
Aşram yaşamı hem çok güzel, hem çok zor. Bütün konfor alanından uzakta geçirilen günler. Duştan sıcak suyun akmadığı, internetin olmadığı, alışılan ev temizliğinden uzakta, farelerle ve zehirli yılanlarla iç içe kişinin kendisiyle geçirdiği günler. O zaman anlıyor insan hayatındaki maddelere, kişilere ne kadar çok bağlandığını ve aslında bunların özgürlüğünü ne kadar kısıtladığını, mutluluğunu şarta bağladığını. Orda bir tercih yapıyor insan ve büyümek için bir adım atıyor ya da Hindistan’dan ve bu deneyimden nefret edip evine dönüyor. Orda kalanlar bedenleri arınmış, güçlenmiş ve esnekleşmiş, zihinleri biraz daha sessizleşmiş ve kendileriyle ilgili yeni birşeyler keşfetmiş olarak dönüyorlar evlerine. Orda edinilen deneyim hayat boyunca kalıyor bedende, ruhta. Birgün bir başka yerde duyulan bir koku, bir ses, göze çarpan bir renk ya da yoga matının üzerindeki herhangi bir an binlerce kilometre öteye götürüveriyor insanı. Hindistan yer ediyor kişide bir ömür çıkmamacasına. 

24 Nisan 2012 Salı

Dogumum, en buyuk travmam



Haftasonu cok ozel bir meditasyon calismasina katildim, hayatim degisti. Bilincaltimin en karanlik dehlizlerine dogru bir yolculuktu bu. En derine gomulu, bu dunyadaki daha ilk nefesimde beni bir omur icin yaralayan, orada oldugunu hep hissettigim ama adini koyabilecek kadar hatirlamadigim, kendimi bu sinsi, yapis yapis endiseden ozgur kilmaya niyet etmemle bana kendini gosteren travmam, dogumum cikti karsima. 


Dogum kanalinda ilerlerken basimin sikismasiyla arada kalmam. Dokuz aydir kosulsuz, sinirsiz bir sevgi denizinde sonsuz mutlulukla yuzdugum yuvaya, rahme geri donemeyecegimin caresizligi ama ileriye dogru gidememenin paniginde kalakalan, korkuyla kaskati kesilen ben. Ilk defa birseyi basaramayacagimin endisesi. Nice caba sonrasinda ilerleyip dunyaya geldikten sonra o soguk odada annemin kucagina gitmek icin debelenirken anneme verilmeyisimle ilk defa tattigim ve bundan dort sene oncesine kadar yakami birakmamis olan yalnizlik hissim. Ilk defa bana kendini gosteren terkedildigim, degersiz oldugum hissi. O ana geri donusumle gozlerimden bosalan yaslar ve dogdugu dakikalarin 32 yasiyla birlestigi iki ani ayni anda yasayarak sabaha kadar anne diye aglayan ben. 32 yil sonra annesini yeniden kesfeden, kendisini annesinin kucagina birakan ben. 32 yil boyunca hayatimi etkileyen, her kendimden suphe duymamin arkasindaki o birkac saate geri donen ben. Bebek haliyle annesinin gogsune geri donup meme emen ve annesinin kokusunun burnunu doldurdugu, teninin tenine degdigi ani yeniden yaratip 32 yasinda annesine tekrar asik olan ben. Annemin rahmindeyken ondan gelen sinirsiz sevgiyle sarhos olan ben. Yillar yili bilinc altimda farkinda olmadan beni terkettigi icin anneme ofkeliymisim megersem. Herkese sarilarak kendini gosteren fiziksel temas acligim bundanmis. O ana tekrar tekrar donup anneme sarildim, anneme sarilarak sabaha kadar agladim. Her sarilisimda biraz daha sifalandim. Ne sansliyim ki dogum travmami sifalandirdim. Bu sifayla yeniden dogdum, hem de bu sefer travmasiz. Sanki yeniden yurumeyi ogreniyorum, herseyi ilk defa goruyorum. Artik kendimi guvende hissediyorum.


Neden bir bebek dogar dogmaz annenin kucagina verilmez ki... Neden bir bebek o an tek ihtiyaci annenin kucaginda olmakken annenin elinden alinir ki... Modern tibbin insan ruhunu yaraladigi an. Hersey olculemiyor, testlerle gorunmuyor. Sizin gorememeniz onun orda olmadigi anlamina gelmiyor. Haftasonundan beri her an yeni birsey hatirliyorum, yasadiklarim yeni yeni oturuyor. Bu sabah bu video cikti karsima, gozyaslarima yine engel olamadim. Umarim siz de seversiniz.

12 Nisan 2012 Perşembe

Cok sukur yavrum



Ne kadar cok seye sahipsiniz farkinda misiniz? Yoksa siz de sahip olduklarina degil sahip olamadiklarina odaklananlardan misiniz? Hep elinde olmayanlara bakip uzulen, o yuzden de her zaman kendini eksik, mutsuz hissedenlerden.

Kucukken buyuklere nasilsiniz diye sordugumda genelde "Cok sukur yavrum, iyiyim." derlerdi. Ordaki sukur benim icin iyiyim cevabina ilistirilmis, ezberlenmis, ici bos bir kaliptan ibaretti. Sanki cok sukur demeden iyiyim demek ayipmis gibi. YIllar sonra anladim anlamini, yansittigi hayat gorusunu, tevazuyu ve pozitif durusu. Simdi geriye donup bana bu cevabi veren butun buyukleri sarip sarmalamak istiyorum. Belki de bu yuzdendir cevaplarimda artik anneannemden daha cok sukur kelimesini kullanmam :)

Bugun bir degisiklik yapip gune sizi mutlu eden, sahip oldugunuz seyler icin sukrederek baslamaya ne dersiniz?

Ben bu guzel bahar sabahina uyanabildigim ve saglikli oldugum icin sukrediyorum. Benimle sahilde ders yapmak isteyecek kadar hayat dolu arkadaslarim oldugu icin sukrediyorum. Yine gunes yuzumu yalarken cimenlerin uzerinde, denize karsi ders yapacagim icin sukrediyorum. Aksami sevdigim arkadaslarimla gecirecegim icin sukrediyorum. Evde ordan oraya kosturan kedilerim icin sukrediyorum. Benimle hayati paylasmayi secen ve hayatimi guzellestiren "O"nun icin sukrediyorum. Kardesim, ailem icin sukrediyorum. Sevdigim seyi is olarak yapabildigim icin sukrediyorum. Belki de en onemlisi kendime hata yapabilme izni tanidigim, her an ogrendigim ve buyudugum, sevgide kalabildigim icin sukrediyorum.

Siz nelere sukrediyorsunuz?

11 Nisan 2012 Çarşamba

Bahara merhaba

Dergi Bursa'da cikan yazim...

İşte yine bahar bütün sihriyle, dinamizmiyle kapımızda. Doğanın soğuk, ıslak, karanlık kış mevsiminden çıkıp bahara girmesiyle beraber toprak ısınıyor, çiçekler açıp güneşe doğru uzanmaya başlıyor, yaşam hızlanıyor. Doğanın bu kadar pürüzsüz, akıcı yaptığı geçişi maalesef biz insanlar bu kadar kolay yapamıyoruz. Özellikle de doğayla bağlantımız zayıfladıkça kıştan bahara geçerken çok zorlanıyoruz. Üzerimize bir ağırlık çöküyor, tembelleşiyoruz. Oysa yogik ve ayurvedik prensipleri takip ederek havaların ısınmasıyla beraber uyanan, canlanan doğayla birlikte yeniden doğabiliriz biz de.

Ayurveda sanskritçede ayu (yaşam) ve veda (bilim, sanat) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir ve yaşam sanatı demektir. Eski hint metinleri vedalarda görülen ayurveda yogayla beraber uygulanması tavsiye edilen yoganın kardeş bilimidir ve yogik öğretileri tamamlar. Temel amacı kişinin ruhsal ve fiziksel sağlığını denge haline getirmektir. Ayurvedaya göre evrende beş temel element (boşluk, hava, ateş, su, toprak) vardır ve bu temel elementlerin birbirleriyle ilişkisine göre temel enerji grupları ortaya çıkar. Bu temel enerji grupları dosha olarak adlandırılır ve üç adettir; vata, pitta ve kapha. İnsanların doğumla gelen ve yaşamboyu değişmeyen temel yapısı bu doshalarla ifade edilir. Ayurveda insanlar gibi günü ve mevsimleri de doshalarla ifade ederek birbirinden ayırır. Günün değişik zamanları ve mevsimlerin insanları farklı şekillerde etkilediğini savunur. Bireylerin temel yapılarıyla günün farklı bölümlerini, farklı mevsimleri ilişkilendirip farklı diyetler tavsiye eder. Burada amaç kişilerin doğayla uyumunu sağlayıp sağlık hallerini dengelemektir.

Sağlıklı ve keyifli bir ilkbahar geçirebilmek için kapha doshasını dengelemek gerekir. Kapha toprak ve su elementlerini simgeler ve bedenin bunlarla olan ilişkisini düzenler. Eklemlerin kayganlığını; sinüsler, akciğerler ve mide gibi hassas dokuları korumak için mukus salgılanmasını sağlar. Aynı zamanda kasların kuvvet ve esnekliğini de belirler. Bedenimizde kapha dengede olduğunda kendimizi güçlü, kararlı ve dayanıklı hissederiz. Bedenimizdeki kapha dengesi bozulduğunda kendimizi yorgun, zihinsel olarak donuk ve depresif hissederiz. Özellikle bahar aylarında kaphayı dengelemek çok önemlidir çünkü kış ayları boyunca bedenimizde kapha birikir. Bu nedenledir kış aylarında daha çok evde oturmamız, daha çok yememiz ve daha çok uyumamız. Baharla beraber bedenimizdeki fazla kaphayı atmamız gerekir.

Bunun en iyi yolu bedenimizde prananın (yaşam enerjisinin) rahatça dolaşabilmesi için çeşitli yoga hareketleriyle, duruşlarıyla alan açmak ve bu alanı doldurmak için pranayama (yogik nefes çalışması) yapmaktır. Eğer yoga yapmıyorsanız, ama hep aklınızın bir köşesinde yogaya başlamak vardıysa belki de bu ilkbahar ilk adımı atmak için iyi bir zamandır. Deneyimli bir eğitmenle beraber düzenli olarak yoga duruşlarını ve nefes çalışmalarını uyguladığınızda bedeninizdeki blokajlar kalkacak ve açılan boşluklarda daha fazla hayat enerjisi prana dolaşacaktır. Özellikle ilk başlarda belki yoga matınızın üzerine çıkmamak için kendinize bahaneler üreteceksiniz, hareket etmemek daha cazip gelecek. Eğer çalışmanıza sadık kalır ve pratiğinizi aksatmazsanız ödüllerini de alacaksınız.

Hiç kuşkusuz kozadan çıkan bir kelebek gibi baharda yeniden doğmak, dönüşmek için bu egzersizleri uygun bir diyetle desteklemek gerekiyor. Bu mevsimde kaphayı yükselten süt ürünlerinden, buzlu ve soğuk içeceklerden ya da yemeklerden, kızarmış, yağlı yemeklerden uzak durmaya çalışın ya da bunların tüketimini azaltmayı deneyin. Sofranıza daha çok doğal, hafif ve sindirimi kolay yiyecekler koymayı hedefleyin. Yeme alışkanlıklarınızı kontrol edin ve işlenmiş besinleri hayatınızdan çıkarmaya çalışın. Düzenli aralıklarla yemek yiyin, bu bedendeki sindirimi kolaylaştıran ve ayurvedada agni olarak adlandırılan sindirim ateşini hızlandırmaya da yardımcı oluyor. Bırakın bu bahar hayatınızı değiştirme, kendinizi dönüştürme, yeniden doğma zamanı olsun sizin için.

En önemlisi de doğayla bağlantınızı canlandırmaya çalışın. Güneşli günlerde dışarı çıkın ve gözlerinizi kapayarak güneşe karşı oturup derin nefesler alın. Ağaçlara dokunun, kendini daha sık göstermeye başlayan güneşle beraber hareketlenen hayvanları izleyin. Bedeninizin canlandığını, sizi çevreleyen doğanın bir parçası olduğunuzu hissetmeye çalışın. Doğayla, toprakla bağlantınızı hatırlayın. Betonların içinde bir yaşamı seçmiş olsak da hala toprak ananın bir parçasıyız. Bunu hatırlayın ve size sunulanlar için teşekkür edin. Şehrin temposuna yenik düşmeden bir adım atın ve kendi ritminizi yavaşlatın. Sadeleşin ve sadece ruhunuzu ve bedeninizi canlandıran, besleyen şeyleri hayatınızda tutun, artık size hizmet etmeyenleri serbest bırakın. Çevrenizdeki o muhteşem, ahenkli değişimi takdir edecek zamanı yaratın kendinize ve bu dönüşüm sizin kendi dönüşümünüz için ilham olsun size, enerjinizi ve ışığınızı yükseltsin. Baharla beraber uyanın, yeniden doğun kendinize.