5 Ocak 2014 Pazar

Avrupalı çocuklar hiç ağlamıyor şekerim, hep türkler ağlıyor

Avrupa'ya seyahat eden ya da Avrupa'da yaşayan çocuksuz türklerin favori cümlesidir bu. Algıda seçicilikten midir bilmem ama nedense bu türkler Avrupa'da hiç ağlayan çocuğa denk gelmezler. Gelirlerse de o çocuk hep türk çıkar dost meclislerinde anlatılan anekdotlarda. Çok önemli ve ilk defa yapılan bir tespit yaparmışçasına derler ki "Avrupa'da çocuklar ağlamıyor, türk çocukları ağlıyor hep". Bu tespitteki vurguyu çok iyi biliyorum. Nerden mi? Gaia'dan önce o koltukta oturup bilmediğim konu hakkında ahkam kesen bendim de ordan biliyorum.

Şimdi size bomba gibi bir haberim var; Avrupalı çocuklar ağlıyor. Avrupa'nın göbeğinde çocuk büyütüyorum ve etrafım Avrupalı çocuklar ve aileleriyle çevrili. Oyun grupları, kreş, göl gezintileri vs derken o ağlamadığı iddia edilen Avrupalı çocukları yakından tanıma fırsatı buldum. Düşünsenize ağlamak ve çocuklarda davranış bozukluğu vs üzerine Avrupalı uzmanlar tarafından yazılmış yüzlerce kitap var. Bu adamlar herhalde bu kitaplari sadece Türkler için yazmadılar. Eğer öyle yaptılarsa çok büyük hata, çünkü biz zaten okumayı pek sevmeyiz. Ayrıca çocuk yetiştimeyi de en iyi biz biliriz! Evet çocuklar ağlıyorlar, hem de ne ağlamak. Kendini yerden yere atmalar, yarım saat kesmeden kuru gürültü çıkarmalar, daha neler neler. Çocuk ağlayacak tabi çünkü o kocaman dünyayı anlamaya, orda varolmaya çalışıyor. Üniversitede final haftalarında maruz kaldığınız stresi hatırlayın, o çocuk onun bilmem kaç katını yaşıyor. O ağlamayacak da biz mi ağlayacağız. Mesele çocuğun ağlamasında değil, annenin babanın onu nasıl idare ettiğinde. Türkiye'de nedense çocuk ağlamaması gereken bir yaratık olarak görülür. Eğer ağlıyorsa sokaktaki herkes müdahele edip çocuğu susturmaya çalışır. Çocuk yaşadığı duygunun ne olduğunu daha anlamlandıramadığı için kendini ifade etmek için ağlarken onun kendini ifade etmesine engel olunur. Bunun ilerde ne gibi etkileri olduğunu bence hepimiz kendi hayatlarımıza bir bakarsak görebiliriz. Neyse esas konu bu değil zaten.

Bu doğru olmadığını artık deneyimlerimle %100 bildiğim ifade neden bu kadar canımı sıkıyor? Mideme yumruk yemişim gibi hissettiren esas şey ne bunun arkasındaki?

Gaia 3 aylıkken çok yakın bir arkadaşımız eşiyle bize kalmaya geldi. Bu yazıyı okuyorsa eminim kendini tanıyacaktır;) Hatta burdan vesile olduğu farkındalık için kendisine teşekkürler. Farklı ülkeler, mesafeler vs derken o zamana kadar çok da iyi tanıma fırsatı bulamadığımız arkadaşımızın eşi geldikten yarım saat sonra "Ben bebek ağlamasına tahammül edemiyorum. Ağlamaya başladıklarında of ne zaman susacaklar diye bekliyorum" dedi. Kalakaldım. İçerde 3 aylık bebeğini zar zor uyutmuş yeni bir anne olarak bu lafa çok bozuldum. Gaia da hissetmiş olacak ki o haftasonu hiç susmadı. Doğduğundan beri çok az ağlayan kızımız o haftasonu uyanık olduğu her dakikayı ağlayarak geçirdi. Bizim büyük çaresizliğimiz :) 

Yine aynı soru; neden bu kadar bozuldum ki bu lafa? Söylenen şey çok mu garip? Bebek ağlaması cidden dayanması zor birşey, hatta uykusuz annelerin bir numaralı sinir krizi sebebi. Bozulduğum onun böyle hissetmesi mi yoksa bunu açıkça söylemesi mi? Öyle hissetmesi değil çünkü bu çok insani birşey. Dile getirmesi hiç değil çünkü aklından geçeni olduğu gibi söyleyen ve bu konuda eleştirilen biriyim. Peki neydi beni rahatsız eden? İtiraf ediyorum, beni rahatsız eden karşı tarafın beni onaylamaması, takdir etmemesi ihtimali. Eğer bebeğim çok ağlarsa benim iyi bir anne olmadığımı düşünme ihtimalleri. O hep türkler ağlıyordaki türk sınıfına girmek. Oysa ki ben elimden geleni yapıyorum, üstelik bebeğim cidden ağlamıyor genelde!!! Ne büyük haksızlık!

O bildiğimiz eski korkular işte. Çocuk büyütürken mevcut korkular teker teker patlıyorlar. Çözdüğünü sandığın ya da halının altına süpürdüğün ne varsa şekil değiştirip geliyor karşına. Sen bütün çıplaklığınla kalıveriyorsun kendinle. Herkesin bir çocuk yetiştirme tarzı var, herkesin önceliği farklı. Herşeyde olduğu gibi bu işte de doğru ya da yanlış yok. Yine de yargılıyoruz acımasızca birbirimizi. Biliyorum çünkü ben de yapıyorum. Ben kendim yapmasam zaten radarımda, gerçekliğimde olmayacak ki. O beni fazla şefkatli olmakla suçluyor, ben onu çocuğu televizyonun önüne koydu diye eleştiriyorum. O bana fazla katısın diyor, ben ona çocuğuna pis pis şeker yediriyor diye kızıyorum. Günler ve geceler yargıyla geçiyor. Sonra da ödüm kopuyor birisi Gaia'yi iyi yetiştirmediğimi düşünecek diye. O yüzden sesim yükseliyor. Oysa ki içerde bir yerde iyi bir iş yaptığımı biliyorum. Bunun en büyük kanıtı Gaia'nin ta kendisi zaten. Hem zaten iyi iş yapmak ne ki?

Sevdiğimle yola çıkarken demiştik ki en önemlisi bu çocuk mutlu ve huzurlu olsun. Gaia çok mutlu ve de huzurlu. Bendeki korkular yok onda. Beğenilmeme, takdir edilmeme gibi bir derdi yok. Güvende olduğunu ve sevildiğini biliyor. Şartlara bağlı değil sevilmesi. Artık benim de kendimi kabul etmem gerekiyor. Kendimi affetmem gerekiyor. Korkularımdan soyunup özümde kalmam gerekiyor. Varsın insanlar Gaia'nın çok ağlayan bir "türk" çocuk olduğunu, benim de kötü bir anne olduğumu düşünsünler. Ben gerceği bildikten sonra insanların ne düşündüğünün ne önemi var? Gaia sadece ben kendimi iyi hissedeyim diye olduğundan farklı davranmayacak hatta bu örnekte olduğu gibi sadece ben bu korkumla yüzleşeyim diye olduğundan farklı davranabilir:) Neticede Gaia bana 33 senede kimsenin öğretemediğini 10 ayda öğretti; büyük laflar etmeyeceksin. O olduğu gibi güzel ve benim korkularımı çözmek, ona göre davranmak gibi bir yükümlülüğü yok. Bunlar benim sorunlarım, benim döngülerim. 

Yeni yılda niyetim yargılamaktan vazgeçmek, kendimi olduğumdan daha önemli sanma halini (self importance) çözmek, kendimi olduğum gibi kabul etmek. Herşeyden sıyrılıp kabul içinde dünyalar güzeli kızımın keyfini çıkartmak. İyi bir sene olsun hepimiz için. 

8 Aralık 2013 Pazar

Gitmek

Yine yazilmamis uzun bir sure. Vakitsizlikten de degil oysa. Sadece yazamamaktan. Yolculugun icinde kaybolup, durup kendine bakamamaktan. Nasil bir askmis bu. Daha once yasadigin hicbirseye benzemeyen, icinden tasip seni yutan kocaman bir ask. Minik elleri, uzun kirpikleri, gevrek kahkahalari, saskin bakislari, inatlasmalari, protesto bagirislari ve hersey hersey... Senden cikan, hem sen hem de bambaska biri, hem senin gibi ama aslinda cok farkli yeni bir dunya. Ne kadar kolay kendini unutup onun dalgasinda savrulmak. Belki de ogretilen bu, kabul goren bu. Neticede hep birileri birileri icin ne fedakarliklar yapti degil mi? Degil aslinda. Birileri aslinda hep kendilerinden dolayi yaptilar o fedakarligi. Fedakarlik dedigin bir vazgecis degil mi zaten. Vazgecmedin kendinden. O sicak yaz gunu kendini unutusunun verdigi siziyla gol kenarinda yaptigin telefon konusmasi birseyleri degistiren. O eski, guvendigin dostun sesi seni yurudugun yola geri getiren. Aslinda o ses senden baskasi degil. Aynaya bakarken gordugun herkesin sen olmasi gibi. Baktigin herkesin ayna olmasi gibi. Zihin devre disi kalinca, ogretilenleri bir an icin unutmayi tercih edince ogrenmeye basliyorsun. Gitmeye karar verdiginde kendinde kalmayi secmis oluyorsun. Hani gittigin icin seni ayiplayanlar, yargilayanlar var ya o da sensin. Sen kendini yargilamistin ya, ondan iste. Iyi ki de gitmissin. Giderek kaldigin yer tam da merkez, olmak istedigin yerden baska bir yer degil. Merkezdeyken o daha cok guluyor ya, o her zamankinden daha da mutlu ya, bu bile ne kadar dogru yaptigini kanitliyor. Kanita da ihtiyacin oldugundan degil ama bu da zihne bir oyuncak olsun. Yetmedi mi, gir o zaman kalbine, bak ne kadar sessiz ve huzurlu orasi. Baska neye ihtiyacin var ki? Sonsuz tesekkurler ayni gokyuzunun altinda beraber kapidan gectigin Afrika ailene. Sonsuz tesekkurler ayni catinin altinda sonsuz bir askla yasamayi sectigin o guzel ikiliye. Iyi ki varsiniz. 

10 Nisan 2013 Çarşamba

Gaia



Bugun Gaia 2. ayini doldurdu bu dunyada. Ben ancak vakit bulup da yazabiliyorum bu essiz deneyim hakkinda. Ustelik bu yazmaya niyetlenip ilk oturusum da degil. Daha onceki denemelerim dunyalar guzeli kizimin uyanip meme istemeleriyle ertelendi hep. Bugun yazilacakmis bu yazi demek ki...

Gecen yaz evlilik yildonumumuzde hamile oldugumu ogrendigimden beri hayat karsima bircok surpriz cikardi. Hamile yogasi dersleri veren ve bu konuda zilyon kitap okuyan biri olarak "ideal" hamilelik ve dogumla ilgili kafamda bircok fikir vardi. Neticede yillardir yoga yapiyordum ve idealimdeki hamilelikten ve dogumdan baska turlusu neden olsundu ki... Oysa baska planlari varmis hayatin benim icin. Evet, yoga sagolsun ne bel agrisi, ne bulanti, ne odem, ne reflu cekmedim. O acidan bedenimle baris icinde harika bir gebelik gecirdim. Ogrendigim andan dogurdugum ana kadar bedenimde gelisen mucize icin tesekkur ettim ve her anindan muthis keyif aldim. Ilk tekmelerden, son zamanlardaki dans hareketlerine kadar minik kizimin her hali muhtesemdi benim icin.

Ilk olarak 18. haftada Isvicre'ye tasinacagimizi ve orda doguracagimi ogrendim. 26. haftada sag bacagimda baslayan agri 4 hafta boyunca iyice kotulesip beni yurutmez hale gelince tekrarlanan doplerle konan derin ven trombozu teshisiyle butun dogum planlarimi cope atmam gerektigini anladim. Gunde 2 kere karnima igne yapmaya basladim. Ne buyuk sanstir ki teshis konduktan sonra Istanbul Dogum Akademisi'nin Keskesiz Dogum Egitimi'ne katildik. Orda ilk defa sevgili Hakan Coker bana riskli bir gebe oldugumu soylediginde moralim bozuldu ama butun kurs boyunca tekrarladigi "mumkun oldugunca dogal dogum" mottosunu kafama isledim. Kursta anlatilan teknik detaylarin coguna hakimdim zaten ama kurs bende ciddi bir farkindalik yaratti. Dogumun getirecegi her turlu surprize kendimi acmama yardim etti.

32. haftada nasil, kiminle, nerde doguracagimdan, hatta nerde yasayacagimizdan habersiz Isvicre'ye geldik. Ilk tavsiye edilen doktorla elektrigimiz uymayinca dunya tatlisi bir baska doktor bulduk. Ben hep mudahalesiz dogal bir dogum hayali kurarken doktorum yapilmasi gereken mudaheleleri anlatti. En buyuk sansimiz bize cok karanlik bir tablo cizmeden durumun ciddiyetini, riskleri anlatan, ama ayni zamanda dogum hakkinda hislerime onem veren bu doktoru bulmakti sanirim. Bu esnada herkesi sasirtacak kadar hizli bir sekilde guzel bir ev bulduk ve dogumdan once yerlesmek icin calismaya basladik. Bu arada doktorum hematologumla beraber bebek ve benim icin en ideal dogum plani hakkinda calismaya basladi. Yapilan testler sonucu faktor 5 anomalisi bulundu, yani durumumun genetik oldugu ve heterozigot oldugumu yani bu anomaliyi hem anneden hem babadan aldigimi soylediler. Bu nedenle tromboz gecmis olmasina ragmen ilac kullanmaya devam etmem gerektigini ve riskin hala cok yuksek oldugunu anlattilar. Bu surecte kabulde kalmaya calistim var gucumle. Tek istedigim artik "keske" demeyecegim bir dogumdu. Doktorum dogumu baslatma hakkinda konusurken kizimiz beklenen tarihten 3 hafta erken gelmeye karar verdi. Gol kenarinda yaptigimiz guzel yuruyusten evimize donerken sancilarim basladi. Riskler nedeniyle erkenden klinige gittik. Ilacsiz kalmamin riskleri cok buyuk oldugu icin dogumu hizlandirmak icin suni sanci verdiler. Suni sancinin getirdigi kasilmalara daha fazla dayanamadigim icin epidural aldim. Normal sartlarda bu mudahelelerin canimi sikacagini sanirdim ama yeni gelen farkindalik dogumu oldugu gibi kabul etmemi sagladi. Tamamen anin icinde kalarak, kasilmalari teker teker gecerek toplam 7 saatin sonunda Gaia'mi dogurdum. Dogum oyle planlar yapabildiginiz, kurallari olan bir matematik islemi degilmis. Mucizesini siz ancak ona kosulsuz teslim oldugunuzda sizinle paylasan essiz bir deneyimmis. Gaia cikmaya yakinken elimi uzatip kafasina ilk dokundugum ani hic unutmayacagim. Cikar cikmaz gogsume koyduklari, gozlerini gozlerime diktigi o an zaten ne yapilan mudahelelerin bir onemi kaldi ne de nasil dogurdugumun. Sanki o an realitem degisti ve odadaki herkes bulaniklasip yitip gitti arka planda. Sadece Gaia ve ben vardik. Ilk goruste ask! Esimin ikimize sarildigi o an artik bir cift degil, bir aile oldugumuzu hissettim. Hayatimin en mutlu aniydi orda yasadigimiz.

Butun hamileligim, dogum ve Gaia'yla gecirdigimiz su iki ay bana kabulde kalmakla ilgili en buyuk dersi verdi. Hamileligimin sonlarina dogru baska bir ulkeye tasindim, ev aradim, doktor buldum, hastalikla ugrastim. Sonunda hersey olmasi gerektigi gibi oldu. "Keske" demedigim unutulmaz bir deneyim yasadim. Simdi dunyalar guzeli bir bebek buyutuyoruz canim esimle ve her gun kendimizle, iliskimizle ilgili yeni bir sey farkediyoruz. Hayata sukurler olsun...


Bir kabul yolculuguna cikmisim megersem, biliyorum ki o yolculuk artik hic bitmeyecek, her adim bize yeni birsey ogretecek. Dogumla beraber yeni bir ben de dogurdum. Simdi artik yeni benle Gaia'nin keyfini cikartma zamani. 

16 Ocak 2013 Çarşamba

Plan yapamamak

Yine hayat kendi bildigi yontemle plan yapmamayi ogretiyor bana plan yapamama uzerinden. Hayatim dedigim seyin kontrolu bende degilmis gibi ordan oraya kostururken biliyorum ki butun sorumluluk bende. Kendi yarattigim gercekligin icindeyim iste butun ciplakligiyla. 34 haftalik hamileyim ve ne bir evim var, ne de henuz bir doktorum. Yabanci bir ulkede evime tasinmayi beklerken bir yandan da beni benim ve bebegim icin en uygun olacak sekilde dogurtacak bir doktor ariyorum. Zaman zaman panikliyorum cunku isler benim istedigim, aliskin oldugum hizda ilerlemiyor. Aklima Afrika'da calismanin bir noktasinda agzimdan cikan "tamamen kabulde olabildigim bir gerceklik istiyorum" sozleri geliyor. Arkasindan arkadasimin "emin misin?" sorusu. Ironiye guluyorum. Bazen test ediliyorum, karsima her hucresiyle ne istemedigimi gosteren birileri cikiyor. Basliyorum temizlemeye. Her temizlikte birikmis gerilim biraz daha cozuluyor. Kendimi birakiyorum sonra. O zaman hic gelmeyecek gibi gorunen doktor randevusu da geliyor, bu asla Isvicre'de bu kadar hizli olmaz dedigim seyler oluveriyor. 

Su yeni cag klisesi "olumlu dusun" den bahsetmiyorum. Guzel bir meziyet olumlu dusunmek ama hayat her zaman bu sekilde ilerlemiyor. Gelen her duyguyu kabul edip icine bakmak gerekiyor. Hisleri yok saymadan, o karanlik duygunun arkasindaki kaliba bakmak gerekiyor. Bu olan bana neden bu sekilde hissettiriyor? Bu ofke, korku, panik neden? Olumlu dusunmek zaten sonrasinda kendiliginden gelen bir adim. O yuzden bunun hatirlatilmasina ihtiyacim yok. Zaten biliyorum dusuncelerimin gercekligimi nasil etkiledigini. Bazen tek istedigim sadece birinin beni dinlemesi akil vermeye soyunmadan. Beni kimsenin kurtarmasina ihtiyacim yok. Zaten kimse kimseyi kurtaramaz. Herkes kendi yolculugunda.

Biraz dalga gecmek lazim. Hicbirseyi bu kadar ciddiye almamak lazim. Herkes kendine bicilmis rolu oynuyor bu hayatta. O yuzden guluyorum siklikla. Kendi halime, izledigim filme. Gulunce daha bi guzel oluyor hersey. Daha berraklasiyor. Ne de guzel yaratiyorum. Atiyorum kendimi gol kenarina. Karli daglara bakip derin nefesler aliyorum. Karnimi oksuyorum. Ordaki minik bir hareket herseyi degistiriveriyor. Elimin altinda hissettigim ayak cok sey anlatiyor. Biliyorum ki hersey yoluna girecek. Biliyorum ki hersey olmasi gerektigi gibi olacak. Biliyorum ki kontrolu birakmak guvenli. Aklima Sezen'in sozleri geliyor "Gelsin hayat bildigi gibi gelsin, isimiz bu yasamak..."

22 Kasım 2012 Perşembe

Afrika








Yine yoktum ortalarda bir suredir. Yine yollar yapildi, kitalar asildi, kendime dogru yolculuklara cikildi. Yeni sayfalar acildi, eskiler yakildi, en buyuk korkularla yuzlesildi. Ne zaman uyudugumu ne zaman uyanik oldugumu anlamadigim gunlerden sonra gozlerimi yepyeni bir dunyaya aciverdim. Hayatimin cok hizli degistigi su gunlerde ordan oraya savrulurmusum meger sakin sakin yurudugumu sanirken. O herseyi gosteren aynaya gorme cesaretiyle bakiverince degisiverdi hersey. Gozlerim degistiginden gorduklerim degisti. 

Bedenim zaten icinde yeni bir hayat buyuttugu yetmezmis gibi bir de bu degisime ayak uydurmaya calisirken biraz yoruldu. Ne sabah yogasina kalkabildi, ne ogleden sonra yuruyusune cikabildi. Ustune de uzun ucuslar eklenince doner donmez nur topu gibi bir kas spazmi buluverdim bacagimda, hem de bu sefer gecmistekilerden cok daha siddetli. Hep ayni bacagimin ayni noktasi yillar icinde spazm geciren. Ben acaba su eksikligi mi, bu sakatligi mi diye dolanip sucu ustumden atmaya calistikca butun degerlerim normal cikiyor. Yine bildigimi unutuyorum sadece ve sadece yeniden hatirlamak uzere.

Bugun de yine agrinin dayanilmaz oldugu noktada kendimi yoga matimin uzerine ativerdim. Yumusak hamile yogasi hareketleriyle ilerlerken icime baktim uzun uzun. Ruhun yolculugunu, zihnin gecirdigi degisimi bedene entegre etme adimlari attim kendimce. Nefesimle butunlesip gozlerimi iceri cevirince yudum yudum akti butun cevaplar. Yoganin sihirli degnegi dokunuverdi yine. Umngazi, Cape Town ama en onemlisi bebegimle kendime dogru yaptigim yolculugun resimleri suzuluverdi pencereden iceri. Butun yolculuklar birlesti.

Bu sabah hastaneden beni eve getiren bilge taksi soforunun dedigi gibi "Sukur sifayi hizlandirir, isyan sifayi geciktirir. Bak ne guzel saglikli bebegin, yuruyebiliyorsun, bacagin saglam. Sadece sukret." Guldum kendi kendime kendim icin yarattigim taksi soforune bakarak. Sukrettim tekrar gecirdigimiz guzel Afrika gunleri icin, ordaki ailem icin, aldigim her nefes icin. 

16 Ekim 2012 Salı

Yoga ve Su


Su; yaşam kaynağımız, kadim öğretilerde kutsal olarak bakılan, çeşitli ritüellere konu olan sihirli içecek. Şifa veren, besleyen, dönüştüren saydam, ışıl ışıl içeceğimiz. Sağlıkla ilgili makalelerde sürekli adı geçen, hemen hemen her türlü hastalıkta doktorların içmemizi tavsiye ettiği büyülü iksir. Etrafında sayısız mitin dolaştığı, günde ne kadar tüketmemiz gerektiği hakkında uzmanların sürekli farklı bilgiler verdiği temel içecek. Gelin biz de bu yazımızda suyla yoganın ilişkisini inceleyim.

Su yogada özellikle bedenin temizliğinde çok büyük rol oynar. Belirli miktarda hafif tuzlu suyun içilmesiyle farklı yoga hareketlerinin birleştirilmesiyle ortaya çıkan bağırsak temizliğinden, mide temizliğine kadar geniş bir yelpazade binlerce yıldır uygulanan ve sonuçları modern tıbbın bulgularıyla örtüşen çeşitli yogik temizlik teknikleri vardır. Bu konu oldukça derin bir konu olduğundan bunu başka yazıya bırakalım ve yoga derslerinde su içilmesine odaklanalım.

Her türlü sporda vücudun susuz kalmaması için sporculara sık sık su tüketmeleri tavsiye edilir. İzlediğimiz müsabakalarda molalarda sporcular midelerini çok doldurmayacak şekilde su içerler mutlaka. Belki de ondandır yoga derslerine öğrenciler genelde ellerinde su şişeleriyle girerler. Ders esnasında şişelerine saldırıp hemen birkaç yudum içerler. Oysa yoga bir spor değil. Bu nedenle suyla ilişkisi de biraz farklı.

Yoga sadece kas ve iskelet sistemi başta olmak üzere fiziksel bedenimizdeki sistemlerle çalışmıyor, aynı zamanda pranik bedenle de çalışıyor. Doğu öğretilerinin binlerce yıldır savunduğu ve artık kuantum fiziğinin de desteklediği üzere evrende herşey enerjiden oluşuyor. Buna bedenlerimiz de dahil. Bu enerjiler farklı frekanslarda titreştikleri için farklı fiziksel şekillerde tezahür ediyorlar. Bu öğretiye göre görünen fiziksel bedenimizi çevreleyen bir de enerji bedenimiz yani pranik beden var ve bu iki beden birbirleriyle sıkı bir ilişki içerisinde. Birinin sağlığı diğerinin sağlığını da etkiliyor. Fiziksel bedenimizde damarlar olduğu gibi enerji bedenimizde de enerjinin dolaştığı kanallar var. Bu kanallarda prana yani yaşam enerjisi dolaşıyor. Yoga da içerdiği hareketlerle bu prana dolaşımını düzenliyor ve pranik bedenin enerjisini ve doğal olarak fiziksel bedenimizi etkiliyor.

Asana dediğimiz yoga duruşları pranik bedende ısıyı yükselterek pranayı yükseltir. Yükselen ısı aynı zamanda bedende detoks etkisi yaratarak toksinlerin ve serbest radikallerin bedenden atılmasını sağlar. Prana akışı bedenin alt noktasından başlayarak yukarı doğru hareket eder ki bu aynı zamanda aydınlanmayı sağlayan kundalini enerjisini de yükseltir. Apana ise aşağı doğru akan bir enerjidir ve bedenin artık ihtiyaç duymadığı atıkları bedenden uzaklaştırma işlevi görür. Sindirim ve boşaltım sistemi, kadınlarda menstürasyon hep apana akışıyla düzenlenir. Hareketler esnasında içilen su hareketlerin yükselttiği ısıyı düşürerek apana enerjisini besleyerek prana seviyesini aşağı çeker ve bu iki akış arasındaki dengeyi bozabilir. Yani yaptığımız hareketlerin etkisini azaltır. Tabi ki bu söylediklerimiz batı tıbbı tarafından ölçülebilen, ispatlanabilen şeyler değil. Swamilerin, guruların binlerce yıllık gözlemine dayalı olarak yoga öğretisine gönül vermiş uygulayıcılara yapılan bir tavsiye. Aynı zamanda bazı yoga duruşlarını ister yiyecek ister suyla olsun dolu mideyle yapmak çok rahatsız eder. Her hareketin o ders içinde bir yeri vardır. Hareketler birbirlerini tamamlarlar. Uygulandıkları sıra ve süreler bile bütün ders içinde önceden planlanır ve arzulanan sonucu etkilerler. Ders esnasında kaçırılan bir hareket dersin tamamlayıcı, bütünleyici dengesini bozar.

Öte yandan dehidrasyon da sağlık için risk oluşturacak ciddi bir durum. Su bedeni besliyor, nefes alıp verme kalitesini artırıyor, eklem ve kemik sağlığını destekliyor, eklem ve organların maruz kaldığı şoku emiyor, beden ısısını dengeliyor, toksinleri atıyor ve bedenin iyileşmesine yardım ediyor. Yoga derslerinde, özellikle ashtanga ya da bikram yoga gibi pratiklerde beden çok daha fazla ter atıyor ve susuz kalabiliyor. Bu nedenle yoga derslerine gelmeden ya da kendi pratiğimizi yapmadan önce ve sonrasında bol bol su içmek çok önemli. Ders öncesinde içilen su bedenin arınmasını da kolaylaştırıcı bir etki yaratıyor. Böylece beden susuz kalmıyor. Ayrıca ders esnasında su molası verilmemiş oluyor ve öğrencilerin odağı tamamen yaptıkları hareketlerde kalıyor, konsantrasyonları bozulmamış oluyor ve yoganın duygusal, zihinsel seviyedeki etkisini artırıyor.

Öte yandan bedenin su seviyesini ölçmek için kullandığı mükemmel bir mekanizması var; susuzluk. Bedende dehidrasyon başladığında susuzluk hissi devreye girerek su içilmesini sağlıyor. Yaşlandıkça ya da başka sebeplerle bu mekanizma bozulabiliyor ama sağlıklı işlediğini varsaydığımızda da bu sinyale kulak vermek lazım. Bir yoga dersi esnasında susarsanız yapılacak en mantıklı şey az miktarda su içmek olacaktır. Hiç kimse bedeninizin ihtiyacını, o an bedeniniz için en doğru şeyi sizden daha iyi bilemez. Siz derse gelmeden önce ve ders sonrası bolca su içtiğinizden emin olun ve ders esnasında su içmemeye özen gösterin ama ders esnasında bastırılamaz bir susuzluk ortaya çıkarsa bedeninizi dinleyin ve biraz su için. 

19 Eylül 2012 Çarşamba

Korku

Hayat yine yavaslatiyor beni kendi sectigi, anlayacagimi dusundugu yontemle. Kimi zaman bir arkadas, kimi zaman es, kimi zaman anne kiliginda fisildarken kulagima bu sefer doktor kiliginda cikiyor karsima. Benim es gectigimi hatirlatiyor, dinlendiriyor, havalandiriyor beni. Serin bir Eylul sabahi camin onunde uzaniyorum gozlerim kapali. Yagmurun islattigi topragin ve yesilin kokusuyla harmanlanmis bir esinti giriveriyor iceri. Sadece bedenimi degil ruhumu da urpertiyor. Yeni bir mevsim basliyor benim icin. Eskiler dokuyor yapraklarini teker teker, her gecen gun daha ciplak kaliyorum, daha yalin. Sadece tekrar yesillenmek icin. Korkumu goruyorum, sahip oldugumu daha yeni farkettigim, tek bir cumleyle tetiklenmis kaybetme korkumu. Dusunme diyor birileri, aklina pozitif seyler getir, "ne dusunursen onu yaratirsin". Evet, ne dusunursem onu yaratirim; ama korkumu yok saymak onu bilincaltimin derinlerine itip ordan beni etkilemeye, yaratmaya devam etmesinden baska bir ise yaramayacak. Kabul ediyorum once varligini, bakiyorum gozlerinin icine, icinde kaybolmadan sadece gozluyorum disardan sessizce. Dogal diyorum kendime, bu da bu surecin bir parcasi, yargilamiyorum kendimi korktugum icin. Ben onu kabul edince benden uzaklasiveriyor. Izleyince benden ayri hale geliveriyor ve terkediyor. Yerini huzur ve cosku aliyor. Aklima baska bir zamanda baska bir bene gelen mesaj geliyor; "bedenin bir pirlanta parcasi. korkma, hersey yolunda gidecek." Gulumsuyorum. Aldigim, unuttugum ve dogru zamanda hatirladigim mesaj bulutlarin dagilmasiyla hatirima geliyor. Daha once degil. Once benim icerden cikmami bekliyor. Butun ogretiler icerde gizli, kapagi acmak yetiyor. Gormezden gelmek degil, gelmesine izin verip izlemek. Yoganin ogrettigi en guzel seylerden biri; her ani farkindalikla yasa ve icerden ne cikarsa ciksin kabul et. Icinde kaybolmadan gozle, hisset ve sana hizmet etmiyorsa serbest birak.

Butun kapilar aciliyor, her kapinin arkasinda farkli bir ben. Butun benler ayni bende eriyor. Sessiz kaliyorum. Muazzam bir donusum bu. Her adiminda bana kabul etmeyi daha cok ogretiyor. Direnmenin faydasi yok, kendimi birakiyorum. Kendime yasayacaklarim icin izin veriyorum.