22 Kasım 2012 Perşembe

Afrika








Yine yoktum ortalarda bir suredir. Yine yollar yapildi, kitalar asildi, kendime dogru yolculuklara cikildi. Yeni sayfalar acildi, eskiler yakildi, en buyuk korkularla yuzlesildi. Ne zaman uyudugumu ne zaman uyanik oldugumu anlamadigim gunlerden sonra gozlerimi yepyeni bir dunyaya aciverdim. Hayatimin cok hizli degistigi su gunlerde ordan oraya savrulurmusum meger sakin sakin yurudugumu sanirken. O herseyi gosteren aynaya gorme cesaretiyle bakiverince degisiverdi hersey. Gozlerim degistiginden gorduklerim degisti. 

Bedenim zaten icinde yeni bir hayat buyuttugu yetmezmis gibi bir de bu degisime ayak uydurmaya calisirken biraz yoruldu. Ne sabah yogasina kalkabildi, ne ogleden sonra yuruyusune cikabildi. Ustune de uzun ucuslar eklenince doner donmez nur topu gibi bir kas spazmi buluverdim bacagimda, hem de bu sefer gecmistekilerden cok daha siddetli. Hep ayni bacagimin ayni noktasi yillar icinde spazm geciren. Ben acaba su eksikligi mi, bu sakatligi mi diye dolanip sucu ustumden atmaya calistikca butun degerlerim normal cikiyor. Yine bildigimi unutuyorum sadece ve sadece yeniden hatirlamak uzere.

Bugun de yine agrinin dayanilmaz oldugu noktada kendimi yoga matimin uzerine ativerdim. Yumusak hamile yogasi hareketleriyle ilerlerken icime baktim uzun uzun. Ruhun yolculugunu, zihnin gecirdigi degisimi bedene entegre etme adimlari attim kendimce. Nefesimle butunlesip gozlerimi iceri cevirince yudum yudum akti butun cevaplar. Yoganin sihirli degnegi dokunuverdi yine. Umngazi, Cape Town ama en onemlisi bebegimle kendime dogru yaptigim yolculugun resimleri suzuluverdi pencereden iceri. Butun yolculuklar birlesti.

Bu sabah hastaneden beni eve getiren bilge taksi soforunun dedigi gibi "Sukur sifayi hizlandirir, isyan sifayi geciktirir. Bak ne guzel saglikli bebegin, yuruyebiliyorsun, bacagin saglam. Sadece sukret." Guldum kendi kendime kendim icin yarattigim taksi soforune bakarak. Sukrettim tekrar gecirdigimiz guzel Afrika gunleri icin, ordaki ailem icin, aldigim her nefes icin. 

16 Ekim 2012 Salı

Yoga ve Su


Su; yaşam kaynağımız, kadim öğretilerde kutsal olarak bakılan, çeşitli ritüellere konu olan sihirli içecek. Şifa veren, besleyen, dönüştüren saydam, ışıl ışıl içeceğimiz. Sağlıkla ilgili makalelerde sürekli adı geçen, hemen hemen her türlü hastalıkta doktorların içmemizi tavsiye ettiği büyülü iksir. Etrafında sayısız mitin dolaştığı, günde ne kadar tüketmemiz gerektiği hakkında uzmanların sürekli farklı bilgiler verdiği temel içecek. Gelin biz de bu yazımızda suyla yoganın ilişkisini inceleyim.

Su yogada özellikle bedenin temizliğinde çok büyük rol oynar. Belirli miktarda hafif tuzlu suyun içilmesiyle farklı yoga hareketlerinin birleştirilmesiyle ortaya çıkan bağırsak temizliğinden, mide temizliğine kadar geniş bir yelpazade binlerce yıldır uygulanan ve sonuçları modern tıbbın bulgularıyla örtüşen çeşitli yogik temizlik teknikleri vardır. Bu konu oldukça derin bir konu olduğundan bunu başka yazıya bırakalım ve yoga derslerinde su içilmesine odaklanalım.

Her türlü sporda vücudun susuz kalmaması için sporculara sık sık su tüketmeleri tavsiye edilir. İzlediğimiz müsabakalarda molalarda sporcular midelerini çok doldurmayacak şekilde su içerler mutlaka. Belki de ondandır yoga derslerine öğrenciler genelde ellerinde su şişeleriyle girerler. Ders esnasında şişelerine saldırıp hemen birkaç yudum içerler. Oysa yoga bir spor değil. Bu nedenle suyla ilişkisi de biraz farklı.

Yoga sadece kas ve iskelet sistemi başta olmak üzere fiziksel bedenimizdeki sistemlerle çalışmıyor, aynı zamanda pranik bedenle de çalışıyor. Doğu öğretilerinin binlerce yıldır savunduğu ve artık kuantum fiziğinin de desteklediği üzere evrende herşey enerjiden oluşuyor. Buna bedenlerimiz de dahil. Bu enerjiler farklı frekanslarda titreştikleri için farklı fiziksel şekillerde tezahür ediyorlar. Bu öğretiye göre görünen fiziksel bedenimizi çevreleyen bir de enerji bedenimiz yani pranik beden var ve bu iki beden birbirleriyle sıkı bir ilişki içerisinde. Birinin sağlığı diğerinin sağlığını da etkiliyor. Fiziksel bedenimizde damarlar olduğu gibi enerji bedenimizde de enerjinin dolaştığı kanallar var. Bu kanallarda prana yani yaşam enerjisi dolaşıyor. Yoga da içerdiği hareketlerle bu prana dolaşımını düzenliyor ve pranik bedenin enerjisini ve doğal olarak fiziksel bedenimizi etkiliyor.

Asana dediğimiz yoga duruşları pranik bedende ısıyı yükselterek pranayı yükseltir. Yükselen ısı aynı zamanda bedende detoks etkisi yaratarak toksinlerin ve serbest radikallerin bedenden atılmasını sağlar. Prana akışı bedenin alt noktasından başlayarak yukarı doğru hareket eder ki bu aynı zamanda aydınlanmayı sağlayan kundalini enerjisini de yükseltir. Apana ise aşağı doğru akan bir enerjidir ve bedenin artık ihtiyaç duymadığı atıkları bedenden uzaklaştırma işlevi görür. Sindirim ve boşaltım sistemi, kadınlarda menstürasyon hep apana akışıyla düzenlenir. Hareketler esnasında içilen su hareketlerin yükselttiği ısıyı düşürerek apana enerjisini besleyerek prana seviyesini aşağı çeker ve bu iki akış arasındaki dengeyi bozabilir. Yani yaptığımız hareketlerin etkisini azaltır. Tabi ki bu söylediklerimiz batı tıbbı tarafından ölçülebilen, ispatlanabilen şeyler değil. Swamilerin, guruların binlerce yıllık gözlemine dayalı olarak yoga öğretisine gönül vermiş uygulayıcılara yapılan bir tavsiye. Aynı zamanda bazı yoga duruşlarını ister yiyecek ister suyla olsun dolu mideyle yapmak çok rahatsız eder. Her hareketin o ders içinde bir yeri vardır. Hareketler birbirlerini tamamlarlar. Uygulandıkları sıra ve süreler bile bütün ders içinde önceden planlanır ve arzulanan sonucu etkilerler. Ders esnasında kaçırılan bir hareket dersin tamamlayıcı, bütünleyici dengesini bozar.

Öte yandan dehidrasyon da sağlık için risk oluşturacak ciddi bir durum. Su bedeni besliyor, nefes alıp verme kalitesini artırıyor, eklem ve kemik sağlığını destekliyor, eklem ve organların maruz kaldığı şoku emiyor, beden ısısını dengeliyor, toksinleri atıyor ve bedenin iyileşmesine yardım ediyor. Yoga derslerinde, özellikle ashtanga ya da bikram yoga gibi pratiklerde beden çok daha fazla ter atıyor ve susuz kalabiliyor. Bu nedenle yoga derslerine gelmeden ya da kendi pratiğimizi yapmadan önce ve sonrasında bol bol su içmek çok önemli. Ders öncesinde içilen su bedenin arınmasını da kolaylaştırıcı bir etki yaratıyor. Böylece beden susuz kalmıyor. Ayrıca ders esnasında su molası verilmemiş oluyor ve öğrencilerin odağı tamamen yaptıkları hareketlerde kalıyor, konsantrasyonları bozulmamış oluyor ve yoganın duygusal, zihinsel seviyedeki etkisini artırıyor.

Öte yandan bedenin su seviyesini ölçmek için kullandığı mükemmel bir mekanizması var; susuzluk. Bedende dehidrasyon başladığında susuzluk hissi devreye girerek su içilmesini sağlıyor. Yaşlandıkça ya da başka sebeplerle bu mekanizma bozulabiliyor ama sağlıklı işlediğini varsaydığımızda da bu sinyale kulak vermek lazım. Bir yoga dersi esnasında susarsanız yapılacak en mantıklı şey az miktarda su içmek olacaktır. Hiç kimse bedeninizin ihtiyacını, o an bedeniniz için en doğru şeyi sizden daha iyi bilemez. Siz derse gelmeden önce ve ders sonrası bolca su içtiğinizden emin olun ve ders esnasında su içmemeye özen gösterin ama ders esnasında bastırılamaz bir susuzluk ortaya çıkarsa bedeninizi dinleyin ve biraz su için. 

19 Eylül 2012 Çarşamba

Korku

Hayat yine yavaslatiyor beni kendi sectigi, anlayacagimi dusundugu yontemle. Kimi zaman bir arkadas, kimi zaman es, kimi zaman anne kiliginda fisildarken kulagima bu sefer doktor kiliginda cikiyor karsima. Benim es gectigimi hatirlatiyor, dinlendiriyor, havalandiriyor beni. Serin bir Eylul sabahi camin onunde uzaniyorum gozlerim kapali. Yagmurun islattigi topragin ve yesilin kokusuyla harmanlanmis bir esinti giriveriyor iceri. Sadece bedenimi degil ruhumu da urpertiyor. Yeni bir mevsim basliyor benim icin. Eskiler dokuyor yapraklarini teker teker, her gecen gun daha ciplak kaliyorum, daha yalin. Sadece tekrar yesillenmek icin. Korkumu goruyorum, sahip oldugumu daha yeni farkettigim, tek bir cumleyle tetiklenmis kaybetme korkumu. Dusunme diyor birileri, aklina pozitif seyler getir, "ne dusunursen onu yaratirsin". Evet, ne dusunursem onu yaratirim; ama korkumu yok saymak onu bilincaltimin derinlerine itip ordan beni etkilemeye, yaratmaya devam etmesinden baska bir ise yaramayacak. Kabul ediyorum once varligini, bakiyorum gozlerinin icine, icinde kaybolmadan sadece gozluyorum disardan sessizce. Dogal diyorum kendime, bu da bu surecin bir parcasi, yargilamiyorum kendimi korktugum icin. Ben onu kabul edince benden uzaklasiveriyor. Izleyince benden ayri hale geliveriyor ve terkediyor. Yerini huzur ve cosku aliyor. Aklima baska bir zamanda baska bir bene gelen mesaj geliyor; "bedenin bir pirlanta parcasi. korkma, hersey yolunda gidecek." Gulumsuyorum. Aldigim, unuttugum ve dogru zamanda hatirladigim mesaj bulutlarin dagilmasiyla hatirima geliyor. Daha once degil. Once benim icerden cikmami bekliyor. Butun ogretiler icerde gizli, kapagi acmak yetiyor. Gormezden gelmek degil, gelmesine izin verip izlemek. Yoganin ogrettigi en guzel seylerden biri; her ani farkindalikla yasa ve icerden ne cikarsa ciksin kabul et. Icinde kaybolmadan gozle, hisset ve sana hizmet etmiyorsa serbest birak.

Butun kapilar aciliyor, her kapinin arkasinda farkli bir ben. Butun benler ayni bende eriyor. Sessiz kaliyorum. Muazzam bir donusum bu. Her adiminda bana kabul etmeyi daha cok ogretiyor. Direnmenin faydasi yok, kendimi birakiyorum. Kendime yasayacaklarim icin izin veriyorum.


26 Ağustos 2012 Pazar

Sessizlik ve mutlak huzur

Sanki bir camasir makinesinin icinde ordan oraya savruluyorum. Ruh halim degisken, bir gun dunyanin en mutlu insaniyken diger gun aciklayamadigim bir huzun. Burasi bildigim bir alan degil, ilk defa ayak bastigim bir yerdeyim. Ne bedenim bildigim gibi, ne zihnim, ne de duygularim. Kabul ediyorum, kendimi, herseyi oldugu gibi kabul ediyorum. Biliyorum ki bu da bu yolculugun bir parcasi. Gulumsuyorum. Dolmus sirasinda onume gecen biri yuzunden delirip 5 dakika sonra sakinlesiyorum. Delirdigim icin utanip kendimi yargilamiyorum. Matruska bebekleri gibi surekli yeni bir ben cikiyor icimden. Sasiriyorum ama kabul ediyorum. Iceri donuyorum sonra, bakiyorum neymis sebebi o delirmenin. Karsimdaki bana cok buyuk bir haksizlik yapmis olsa da, benim "hatam" olmasa da o tepki benden cikti, benimle ilgili. Her adimda kendimi anlamaya calisiyorum. Zorlamadan, o an ne kadarina hazirsam. Sik sik meditasyon yapiyorum. Oyle mumlar, tutsuler falan gelmesin akla. Her nerdeysem, her ne sekildeysem kapativeriyorum gozlerimi ve derin nefesler aliyorum. Cok sevgili hocamin dedigi gibi "aldigim her nefesin beni biraz daha derine goturmesine izin veriyorum." Butun katlarimdan geciveriyorum teker teker, aci da, huzun de, sevinc de orda, kendime dair, ben oldugunu sandigim hersey orda. Yargilamadan izliyorum. Sonrasinda o zihnin sustugu artik bedenimi hissetmedigim yere geliyorum. Herseyin durdugu, buyuk resmi gorup kucuk resimde ne kadar boguldugumu hatirlayip kendime guldugum yere. Sanilanin, varsayilanin, ben oldugunu dusundugum herseyin otesindeki "ben"e. Sessizlik ve mutlak huzur hali. Tamamen ozgurum.
Belki yine yolumu kaybedecegim, belki yine tokezleyip dusecegim ama onemi yok. Artik eve donus yolunu biliyorum. Bu yolculuk icin sukrediyorum ve heyecanlaniyorum ogreneceklerim icin.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Anın getirdiği özgürlük


Özgürlük; üzerine şiirler yazılan, şarkılar bestelenen, uğruna savaşlar verilen özgürlük. Olmazsa olmaz dediğimiz, herkes için ama en çok kendimiz için istediğimiz özgürlük. Peki nedir özgürlük? Seçim yapabilmek mi? Bu hayatta istediklerimizi seçip, istemediklerimizi seçmemek mi? Seçtiklerimizi yapıp seçmediklerimizden uzak durmak mı? Yoksa bunların ötesinde daha derin bir kavram mı? Ya da siz bir adım öteye gitmeye ne dersiniz?
Ne kadar özgürüz peki? Kimimiz sevmediğimiz işlere mahkum, kimimiz ilişkilerimizde çıkmaz sokakta, kimimiz korkularımızla ördüğümüz duvarların arkasında hapis. Sanki iş değiştirsek, bu ilişkiden çıksak herşey değişecek.  Seçimler yapıyoruz yaptığımız seçimlerin bizi mutlu edeceğini umarak. Sihirli değneği dışarda arıyoruz. Birileri bizi özgür bıraksın da kendimizi bulalım. Acaba özgürlük dışardan bize verilen birşey değil de hücrelerimizde hissetmemiz gereken bir hal olabilir mi?
Seçim hakkımız olsun elbet. Kendi doğrumuzu konuşalım ve kendi doğrumuz çizgisinde hareket edelim. Bize uymayan, içimizi titretmeyen hiçbirşeye zorlanmayalım. Eşimizi, işimizi, yaşayacağımız yeri, yiyeceğimizi, içeceğimizi, kitabımızı, arkadaşımızı biz seçelim. Bize uymayanı seçmeyelim, bize birşey dayatılmasın, kimse bizi birşeye zorlamasın. Konuşmak istediğimizde sadece konuşmak istediğimiz için konuşalım ve söylemek istediklerimizi söyleyelim sadece. İnsana yakışır bir şekilde yaşayalım.
Bazen de kendi korkularımız elimizi kolumuzu bağlayan, atmak istediğimiz adımları atmaktan vazgeçiren. Başaramama, yetersiz olma, beğenilmeme, sevilmeme korkularımız bizi kendi özümüzden uzaklaştırıp ellerimizi kollarımızı bağlayan. O korkuları şifalandıralım teker teker, kendi merkezimizde kalalım etkilenmeden. Her içimizden geçen niyet, ağzımızdan çıkan her laf, her duygumuz bir eyleme dönüyor. Eylemlerimiz yaşadığımız gerçekliği oluşturuyor. Günün sonunda aslında kendi yarattığımız gerçekliklerde yaşıyoruz. O yüzden aklımızdan geçen her düşünceye, ağzımızdan çıkan her lafa dikkat edelim.
Bazen de hayat beklediğimiz, planladığımız gibi ilerlemiyor. Tercih etmediğimiz, seçmediğimiz hayatların, olayların içinde buluyoruz kendimizi. O zaman hayal kırıklığına uğruyoruz, öfkeleniyoruz, üzülüyoruz, en kötüsü kendimizi kapana kısılmış hissediyoruz. Dışardan özgür görünen ama görünmeyen duvarların içine hapsolmuş hayatlar. Bu duvarları yıkmanın bir yolu olmalı.
Ünlü yogik metin Bhagavad Gita karma yogadan bahseder. Karma yoga bencil olmayan eylem (selfless act) demektir. Attığımız her adımın, ağzımızdan çıkan her sözün ardından bir karşılık bekliyoruz. Çoğu zaman birine yardım ettiğimizde bile takdir edilmek için yardım ediyoruz, sevilmek için birilerine iyi davranıyoruz, daha iyi bir hayat için çalışıyoruz. Her hareketimize eklenmiş beklentilerimiz var. Beklentilerimiz karşılanmadığında hayal kırıklığına uğruyoruz. Bu hayal kırıklığı, beklentiler davranışlarımızı yönlendiriyor. Özgür olduğumuzu sanıyoruz ama beklentilerimiz karşılansın diye atılan adımlar ne kadar özgürce verilen kararlar olabilir ki. Kendi doğrunuzu konuştuğunuzda onaylanmayacağınızı bilirseniz ve onaylanma, sevilme ihtiyacınız çok yüksekse kendi söylemek istediğinizi değil karşınızdakinin duymak istediğini söylersiniz. İşte karma yoga diyor ki beklentilerinden sıyrıl, kendin için birşeyler bekleyerek eylemde bulunma. O kısır döngüden çık ki özgür olabilesin, kendi özüne ulaşıp özgür kalabilesin. O zaman etrafındaki olaylar sana hiç dokunmayacak. Olaylar ne kadar farklı şekillerde gelişirse gelişsin sen kendi merkezinde kalıp kendi özüne ineceksin. O zaman kendini kapana kısılmış, görünmez duvarlarla hapsedilmiş hissetmeyeceksin. Dışarda ne olursa olsun seni etkilemeyecek. Seçimlerimizle varoluyoruz. Seçim yapmak bir özgürlük ama asıl özgürlük önümüze ne gelirse gelsin yine kendimiz olarak kalabilmek. Sonuçlardan bağımsız kendi gücümüzde kalabilmek.

Gösterilen çaba gelecek odaklı olmasın. Her ne yapıyorsak sadece o an için yapalım. Spor yapıyorsak bir ay sonra güzel ve sağlıklı bir bedene sahip olmak için değil tam o an yaptığımız işten keyif almak için yapalım. Anda kalıp o an yaptığımız işin içinde eriyelim. Nehir denize doğru akarken doğru akmalıyım, diğer nehirleri geçmeliyim diye düşünmüyor. Sadece akıyor o an nasıl akması gerekiyorsa. Kendi hızında. Arslan dünün, yarının avını düşünmüyor. O an ne yapılması gerekiyorsa yapıyor. Kendine acımıyor, avına acımıyor. Akışın içinde eriyip gidiyor. Çocuklar oyun oynarken o akşamın ödevini, dün annelerinin söylediklerini düşünmüyor, sadece oyun oynuyorlar. Buna yogada eyleme geçmeden eylemde bulunma, eylemsiz eylem deniyor. Yarın terfi almak için bu projeyi bitirmek değil, bu projede çalışırken sadece bu projede çalışmak için çalışmak ve bu proje için elimizden gelenin en iyisini yapmak.
Bütün bu kalıplardan kurtulmak için zihinden özgürleşmek gerekiyor önce. Hintli mistik Osho’nun dediği gibi sadece zihinsiz insan özgürdür çünkü zihinsiz insan hesaplara girmez, bu anı yarın için feda etmez. Emeklilik günlerinin hayalini kurarak çalıştığımızda hayatı kaçırıyoruz. Zihin hep yarındayken o yarın hiç gelmiyor. Yarına geldiğimizde önümüzde odaklanacak başka bir yarın oluyor. Hiç bir zaman mutlu olmuyoruz. Oysa ki anahtar tam şu anda kalabilmek.
Özgürlük seçim yapmak değil, tam tersi seçim yapmadan da mutlu olabilmek. Hayatın bize sunduğuyla mutlu olabilmek. Şartlardan bağımsız kendi içimizde dengede kalabilmek. Çocuklar gibi dünü, yarını unutup sadece içinde bulunduğumuz anda kalabilmek.

14 Haziran 2012 Perşembe

Bir yoga aşramında günler


Siz hiç sabahın 5'inde bir Hint köyünde yoga yapmak için kalktınız mı? Elektrik olmadığı için ne giydiğinizi görmeden kapıdan dışarı çıkıp, zehirli yılanlara basmamak için elinizde fenerle yürüdünüz mü? Sabahın soğuğunda elinizde matınızla yoga salonuna yürürken, parlayan venüsü görmek için başınızı kaldırdınız mı? 40 kişi hep bir ağızdan mantra okuyup ardından iki saat asana pratiği yaptınız mı? Bedeninizin yavaş yavaş uyandığını, sizi yeni güne hazırladığını, zihnin uyandığı halde sessiz kalmayı seçtiğini hissettiniz mi? O iki saatin göz açıp kapayıncaya kadar geçtiğini, o iki saat boyunca hiç saate bakmadığınızı, çünkü o iki saat boyunca anda kaldığınızı, bundan sonra olacakları ya da dün olanları düşünmediğinizi, sadece o anda ama tam da o anda olduğunuzu farkettiniz mi? Asana pratiği bittikten sonra salondan çıktığınızda köyün yeni uyandığını, güneşin pirinç tarlaları üstünde süzülürken ne kadar da güzel olduğunu, ve sizin de doğayla uyum içinde hareket ettiğinizi, artık yürümediğinizi ama süzüldüğünüzü gördünüz mü? Aldığınız her nefes sizi canlandırır, bedeninize dolan pranayı hissetmeye başlarsınız, garip bir sarhoşluk halidir bu, kendinizi gülümsemekten alıkoyamazsınız ve etrafınızda baktığınız herşeydeki, varoluştaki sihri görürsünüz ve aldığınız her nefes için, o anın bir parçası olduğunuz için şükretmeye başlarsınız, tamamen özgürsünüzdür. Geriye ne endişe kalır, ne korku, ne keder, bunların hepsinin yerini kabullenme alır. Geleni olduğu gibi kabul etme, olanla akma kaynağa doğru.
Şehrin gürültüsünden uzakta masmavi gökyüzünün altında yazın muson yağmurlarıyla beraber zümrüt yeşiline boyanan, kışın kahverengiyle yeşilin dansettiği, etrafı dağlarla çevrili bir arazi üzerine kurulmuş basit, tek katlı, küçük yapılar düşünün. Ön tarafında pirinç tarlaları, arkasında bir tepe ve Hindistan kırsalına özgü zehirli yılanlar, inekler, fareler ve bunlarla yaşamayı öğrenmiş insanlar. Bunlara ek olarak yoga bilgisini derinleştirmek için dünyanın dört bir yanından gelen ve özellikle Hindistan’a ilk ziyaretiyse hem büyülenip hem zorlanan farkli din, dil ve kültürlerden öğrenciler. İşte burası Bihar Yoga Okulu’na bağlı Yoga Vidya Gurukul aşramı.
Hindistan geniş cografyasının dört bir yanına dağılmış tapınakları, öğretileri, mistikleriyle batılı maceraperestlerin ruhani yolculuklarında en çok ziyaret ettiği adreslerden biri. Yıllar yılı batının doğu mistisizmini keşfiyle modern yaşamda mutsuz olan yığınlar Hindistan’a doğru yola çıkmış. Kimisi orda bir gurunun peşine takılmış hayatı değişmiş, kimisi bir aşramda yıllarca kalmış, kimisi dağlarda, mağaralardaki mistiklerle yaşamış. Bu yolculuk bugün de devam ediyor. Her sene binlerce batılı öğrenci Hindistan’da yoga eğitimi için aşramların kapısını çalıyor.
Aşram bir gurunun yaşadığı ve öğrencilerine öğrettiği, münzevi bir hayat sürdürülen bir mekan. Guru ise öğrencilerine spiritüel rehberlik eden bir öğretmen. Her aşramın farklılık gösteren yönleri olduğuna eminim ama sanıyorum benzerlikler farklılıklardan fazladır.
Hindistan’da şehirler kalabalık, gürültülü ve dağınık. Bunun üstüne bir de hava ve çevre kirliliğinden bolca nasibini aldığı için aşramlar genelde şehir dışlarında, kırsal alanlarda kurulmuş. Öğrenciler dış uyaranların etkisinden kurtulup daha kolay içsel yolculuklarını yapabilsinler diye. Yoga Vidya Gurukul da Nashik şehrinin dışında Talwade köyünde kurulmuş. Yakınlarında Hindistan’ın en önemli 12 Shiva tapınağından birine ev sahipliği yapan Trimbak köyü var. Trimbak hacılarla dolup taşıyor. Bazı günler aşramda dışarda otururken esen rüzgarla beraber Trimbak’daki duaların sesleri duyuluyor.
Saat 5’de gökyüzünde venüsle başlayan gün sabahki asana pratiğinin ardından karma yoga saatiyle devam ediyor. Bir saat boyunca öğrenciler o gün kendilerine verilen görev kapsamında ya mutfakta çalışıyorlar ya aşramı temizliyorlar ya da bireysel yeteneklerine göre değişen çeşitli işler yapıyorlar. Ardından günün ilk öğünü, ayurvedik prensiplere göre hazırlanmış kahvaltı zamanı. Kahvaltıdan sonra yoga felsefesinin anlatıldığı dersler başlıyor. Bu derslerden sonra öğle yemeği, öğlen tatili ve arkasından biraz daha teorik ders. Teorik derslerden sonra bir kez daha asana çalışması yapılıyor. Güneş batarken akşamki mantra seansı başlıyor. Mantralar bir melodi eşliğinde söylenen değişimi sağlayabilecek güce sahip dini şiirlerdir. Tek heceden oluşabileceği gibi daha uzun da olabilir. Mantra seansının ardından akşam yemeği yeniyor. Aşramda gün erken bitiyor, ışıklar akşam 10’da sönüyor.
Aşram yaşamı hem çok güzel, hem çok zor. Bütün konfor alanından uzakta geçirilen günler. Duştan sıcak suyun akmadığı, internetin olmadığı, alışılan ev temizliğinden uzakta, farelerle ve zehirli yılanlarla iç içe kişinin kendisiyle geçirdiği günler. O zaman anlıyor insan hayatındaki maddelere, kişilere ne kadar çok bağlandığını ve aslında bunların özgürlüğünü ne kadar kısıtladığını, mutluluğunu şarta bağladığını. Orda bir tercih yapıyor insan ve büyümek için bir adım atıyor ya da Hindistan’dan ve bu deneyimden nefret edip evine dönüyor. Orda kalanlar bedenleri arınmış, güçlenmiş ve esnekleşmiş, zihinleri biraz daha sessizleşmiş ve kendileriyle ilgili yeni birşeyler keşfetmiş olarak dönüyorlar evlerine. Orda edinilen deneyim hayat boyunca kalıyor bedende, ruhta. Birgün bir başka yerde duyulan bir koku, bir ses, göze çarpan bir renk ya da yoga matının üzerindeki herhangi bir an binlerce kilometre öteye götürüveriyor insanı. Hindistan yer ediyor kişide bir ömür çıkmamacasına. 

24 Nisan 2012 Salı

Dogumum, en buyuk travmam



Haftasonu cok ozel bir meditasyon calismasina katildim, hayatim degisti. Bilincaltimin en karanlik dehlizlerine dogru bir yolculuktu bu. En derine gomulu, bu dunyadaki daha ilk nefesimde beni bir omur icin yaralayan, orada oldugunu hep hissettigim ama adini koyabilecek kadar hatirlamadigim, kendimi bu sinsi, yapis yapis endiseden ozgur kilmaya niyet etmemle bana kendini gosteren travmam, dogumum cikti karsima. 


Dogum kanalinda ilerlerken basimin sikismasiyla arada kalmam. Dokuz aydir kosulsuz, sinirsiz bir sevgi denizinde sonsuz mutlulukla yuzdugum yuvaya, rahme geri donemeyecegimin caresizligi ama ileriye dogru gidememenin paniginde kalakalan, korkuyla kaskati kesilen ben. Ilk defa birseyi basaramayacagimin endisesi. Nice caba sonrasinda ilerleyip dunyaya geldikten sonra o soguk odada annemin kucagina gitmek icin debelenirken anneme verilmeyisimle ilk defa tattigim ve bundan dort sene oncesine kadar yakami birakmamis olan yalnizlik hissim. Ilk defa bana kendini gosteren terkedildigim, degersiz oldugum hissi. O ana geri donusumle gozlerimden bosalan yaslar ve dogdugu dakikalarin 32 yasiyla birlestigi iki ani ayni anda yasayarak sabaha kadar anne diye aglayan ben. 32 yil sonra annesini yeniden kesfeden, kendisini annesinin kucagina birakan ben. 32 yil boyunca hayatimi etkileyen, her kendimden suphe duymamin arkasindaki o birkac saate geri donen ben. Bebek haliyle annesinin gogsune geri donup meme emen ve annesinin kokusunun burnunu doldurdugu, teninin tenine degdigi ani yeniden yaratip 32 yasinda annesine tekrar asik olan ben. Annemin rahmindeyken ondan gelen sinirsiz sevgiyle sarhos olan ben. Yillar yili bilinc altimda farkinda olmadan beni terkettigi icin anneme ofkeliymisim megersem. Herkese sarilarak kendini gosteren fiziksel temas acligim bundanmis. O ana tekrar tekrar donup anneme sarildim, anneme sarilarak sabaha kadar agladim. Her sarilisimda biraz daha sifalandim. Ne sansliyim ki dogum travmami sifalandirdim. Bu sifayla yeniden dogdum, hem de bu sefer travmasiz. Sanki yeniden yurumeyi ogreniyorum, herseyi ilk defa goruyorum. Artik kendimi guvende hissediyorum.


Neden bir bebek dogar dogmaz annenin kucagina verilmez ki... Neden bir bebek o an tek ihtiyaci annenin kucaginda olmakken annenin elinden alinir ki... Modern tibbin insan ruhunu yaraladigi an. Hersey olculemiyor, testlerle gorunmuyor. Sizin gorememeniz onun orda olmadigi anlamina gelmiyor. Haftasonundan beri her an yeni birsey hatirliyorum, yasadiklarim yeni yeni oturuyor. Bu sabah bu video cikti karsima, gozyaslarima yine engel olamadim. Umarim siz de seversiniz.